.
Bana istediğiniz suçlamayı yapabilirsiniz,
istediğiniz hakareti edebiliriniz. Hiiiç
etkilenmem, hatta kılım kıpırdamaz. Neden
biliyor musunuz? Yakıştırdığınız o sıfat
bende varsa aldırırım, yoksa vız gelir tırıs
gider.
Pek çok kez güzellikle ve ilmi deliller
getirerek uyardığım halde inat ve ısrarla
anlaşılmaz fikirler beyan edip kafa
karıştırıyorsunuz. Bak güzel bir yazı
yazmışsınız ama geldim iki kelimeye
takıldım. Niye biliyor musunuz? O iki kelime
altında öyle derin bir mesele yatıyor ki
buna göz yummak imkansız! Sorularım basit,
ben hala o soruların cevaplanmasını
bekliyorum. Büyük ihtimalle ilim sahipleri
de bekliyor. Gerçi kimileri sizin o iki
kelimenizde yatan anlamı anlamadıkları gibi,
büyük ihtimalle benim ne dediğimi de
anlamıyorlar ama siz gayet iyi anlıyorsunuz
bence... Boş insanlar değilsiniz, ilminiz
yeterli anlamaya... Zaten boş adamların
görüşlerini ciddiye alıp da bu sayfaya
taşımam bile...
Çözümsüzlükte ısrar eden ben miyim? El
insaf! 2004 yılından beri ciddi şekilde
karşı çıktığım görüşleriniz var. Sekiz yıl
çözüm üretmek için gayet uzun bir süreydi.
Tolerans açısından da yeterli bir süreydi.
Ancak bence siz beni pek kale almıyordunuz,
hala böyle bir hata içindesiniz görebildiğim
kadarıyla. Eğer biri size ilmi bir
itirazda bulunuyorsa, bu itiraz havadan
gelmemiştir; durup bir "nerden geldi,
neden geldi, ne diyor?" diye düşünmek de
ilim sahiplerinin bakışı olmalıdır. Çıkarır o
eski tarihli yazılarımı yayınlarım, bakın
adı bile aklımda. "Nas suresi ve La ilahe
illallah açıklaması" diye... Eski
okurlarım çok iyi hatırlar bu başlığı...
Ancak her ne kadar içime sinmeyen
değerlendirmeleriniz olsa da bu konuyu enine
boyuna inceleyebilmek için ilmi olarak
yeterli potansiyele sahip değildim o
vakitler. Fakat bugün geriye dönüp
baktığımda o gün bile çok isabetli noktalara
değinmiş olduğumu görüyorum. Ama bugün kim
gelirse gelsin, her platformda bu meseleyi
artısı ve eksisi ile irdeyebilecek ilmi
yeterliliğe eriştirdi çok şükür Allah'ım.
Şimdi top sizde!
Vahdet-i
Vücud meselesine topyekun karşı değilim.
Elbette ki gerçek vücud da gölgesi de
tektir. Ancak eğer Allah zatını varlık
alanına çekerseniz, HU'yu gölge vücudda yok
etmeye kalkışırsanız, bunu kabul etmem
imkansız. "Biz
bunu yapmıyoruz" derseniz, o zaman sorarım;
"Şuhud-u zat yaşamı derken ne demek istediniz o
halde?" diye... ???! Açıklayın
cancağızım; soru açık, cevap da bir o kadar
açık olabilir.
♥
Kuran'dan bir ayeti, Allah Resulünün bir
hadisini ve
Hz. Ali'nin oğluna nasihatini baş köşeye
alayım şöyle ki laf ebeleri okusun!
Ey iman edenler! Sizden kim dininden
dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir
toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar
da Allah'ı severler;
müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da
onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda
mücahede eder, hiçbir kınayıcının
kınamasından da korkmazlar. Bu,
Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir.
Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok
iyi bilendir. (Maide, 54)
- Ahir
zamanda yaygınlaşan bu büyük fitnenin
karşısında,
Resulullah’ın müjdesiyle kıyamete dek Hak
üzere dimdik ayakta duracak, Tevhid
akidesini koruyacak, sürekli bir
topluluk var olacaktır. Ve bunlar Allah’ın
yardımını göreceklerdir. Kıyamet gelinceye
kadar, kendilerine ters düşerek Hak’tan
ayrılanlar, onlara asla zarar
veremeyecektir. (Ebu Davud, Sünen, Fiten,
İbn Mace, Sünen, Fiten 9)
- Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı
affediniz, lakin vatanınıza, milletinize ve
dininize fenalık edenleri affetmeyiniz.
(Hz. Ali)
-
Haklı olduğun yerde korkma, yardımcın
Allah'tır. (Hz. Ali)
Polemikle,
kınamayla, korkutmayla kuzular susturulup
boyun bükerler Ayşegül Samur değil! Kol kola
girip destekleşin, ben de Allah'ıma
dayandım. Bakalım kimin dayandığı daha
sağlam!
Sadece
aklını kullanan bir Müslüman'ım. Onu
kullanmayanların niye kullanmadığını
biliyorum, ama bu sebep beni hiç
ilgilendirmiyor. Birilerinin aklını
kullanmama tercihi varsa, bu sadece onları
ilgilendirir, geneli ve beni bağlamaz. Öyle büyük
iddialarla falan çıkmadım ortaya. Bazı
kişilerin ulu orta tuhaf açıklamaları var,
benim de anlaşılamaz bu açıklamalarla ilgili bazı
sorularım var (o sorular bugünkü yazımda
da var), onlara cevap istiyorum.
İşimize gelince "sorgulayalım", işimize
gelmeyince "sorgulamayalım" olmaz. Lafazanlık ya da laf cambazlığı
da bir cevap
değildir. Ama ilim bir cevaptır. İlimle
sorulan sorulara ilimle cevap verilir.
"Sessizliği" de kimileri gibi olgunluk
değil, verecek yeterli bir cevap bulamamak
olarak yorumluyorum. Meseleye kimin nereden
baktığı önemli! Söylenen sözlerin altından
kalkılamıyorsa, söylenmemelidir. Ve lütfen
bir kere de ilmi bir soruma şahsıma çamur
atmadan Âdem gibi aklı başında ilmi bir cevap verin ki
sizi ciddiye alalım! İlminiz ve olgunluğunuz
önünde hürmetle eğilelim. Ciddi ilim
adamları böyle yapar zira! Zorla saydırmak
olmaz, o saygı hal ile kazanılır. İşte size
fırsat!
♥
İkileme düşen akıldan nasipsiz cahil, hem küfre arka çıkar, yardım eder; hem de
kıbleye(?) dönüp secde ederek(!?)
Allah'tan meded umar.
* Allah, size kendinizden bir misâl
verdi: Hiç size rızık olarak verdiğimiz
şeylerde elleriniz altındaki kölelerinizden
ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit
olur, aranızda birbirinizi saydığınız gibi,
onları da sayar mısınız? İşte biz, düşünecek
bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz. *
Fakat zulmedenler, bilgisizce hevalarına
uydular. Artık Allah'ın şaşırdığını kim yola
getirebilir? Onların yardımcıları da yoktur.
* O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak
dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış
olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın
yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru
din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
* Başkasından geçerek hep O'na gönül verin
ve O'ndan sakının. Namaza devam edin ve
müşrilerden olmayın. * O müşriklerden
(olmayın ki) onlar, dinlerini ayırıp öbek
öbek olmuşlardır. Her grup kendilerindekine
güvenmektedir. * Bununla beraber insanlara
bir keder dokunduğu zaman her şeyden geçerek
Rablerine yalvarır, dua ederler; sonra
tarafından bir rahmet tattırıverdiği zaman
da bakarsın onlardan bir kısmı tutar, O
Rablerine ortak koşarlar. * Bunu da
kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük
etmek için yaparlar. Haydi geçinedurun
bakalım, yakında bileceksiniz. (Rum suresi,
28-34)
(Bakın hep
açıkça anlaşılacak ayetlerle konuşuyorum,
tevil falan yapmıyorum. Siz de ayetlerden
delillerinizi alıp gelin, başımızla beraber!)
2011 yılında
yazdığım yazıyı yeniden baş sayfaya almak
vacip oldu. Çünkü madem "şuhudu zattan
bahsetmek, deccali bir sözdür" dedik,
onun ne olduğunu izah etmiş olalım.
İSA ve ANTİ İSA
(DECCAL)
http://www.sessizsozler.org/sayfa12.htm
(Ayrıca,
"Adem ve İblis'in Yılan Hikayesi" isimli
yazımda da ayrıntısıyla bu mertebeleri
açıkladım)
♥
Dedim ki
kendi kendime "nereden uyduruyorlar acaba
bu şuhud-u zat meselesini?" Bunu başka
söyleyen var mı ve nasıl mümkün olabilir? Ve
biraz araştırdım ve bazı veriler elde ettim.
Ahad ve Samed isimlerinin tezahürü zati
tezahür olarak bilinir genelde... Ancak bu
isimlerin tezahürüyle açığa çıkan hiçliktir.
Bunun alt mertebesi üst mertebesi falan
olmaz. Az hiç, orta hiç, çok hiç mi
diyeceksiniz? Fark, bu yokluğa eriştikten sonra
değerlendirebildiğin sıfat ve esma yönündendir.
Kapasiten nedir anlamında... O sebeple Hz.
Muhammed (a.s.) Makam-ı Mahmud'un sahibi
olacaktır. Yaşarken olamamıştır, ahiret
yaşamında olacaktır. Çünkü dünya yaşamı
insanı kayda sokar, hamdı hakkıyla yapamaz.
"Sana özgü bir davranış olarak, gecenin
bir kısmında, o Kur'an'la meşgul olmak üzere
uyanık ol/uykudan uyan. Böylece umulur ki
Rabbinin seni Makamı Mahmud olarak baas
eder." (İsra Suresi 79)
Baas eder demek, ölüm ötesinde demektir.
Orada bu makamın "sadece kendine ait
olacağını" da bizzat Hz. Resulullah
söylemiştir. O halde nasıl olur da başkası,
mesela "İnsan-ı Kamiller" o makama
erişebilir? Çünkü bu iddia da var, az sonra
sizin beyanınızdan kopyalayacağım efendiler.
"Ancak Allah dilerse (yapacağım
de). Ve unuttuğun vakit Allah'ı an ve
"Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın
olana eriştirir." de." (Kehf, 24)
Bu ayette de henüz erişilmemiş bir makamdan
söz ediliyor! Ki O, Makam-ı Mahmud'dur.
Bakın "Nokta'nın Sonsuzluğu" isimli eserinde Lütfi
Filiz ne demiş?
"Sûrete
bakmak, "ilm-i şûhud"dur, "zâti şûhud"
değildir. Onun sûrette olduğunu ilmen
biliyoruz çünkü, "zât" bilinir, görülmez. Bu
görünmeyen ve mânâ olduğu anlaşılan gerçeğin
bir diğer adı da "gönül"dür."
Eh, aklın yolu birdir!
Ahad ve Samed, Allah'ın zatına ait
vasıflarıdır (sıfatlardır). Ancak bu tarifi
dahi Allah yapmıştır. Hiç kimse Ahad ve
Samed isimlerinin tecellisine uğrayıp da bu
noktaya dair (Hakikat-i Ahmediye- Ahadiyet)
bir tarif yapamaz, çünkü aklı hiçleşir.
Aklın ötesinde akıl ne gezer ki o makama
dair bir tarif yapsın?
Enes b. Malik’den şöyle rivayet edilmiştir.
Hayber’deki bazı Yahudiler Rasulullah’a
gelerek şöyle dediler: “Ey Ebu’l Kasım!
Allah, melekleri nurdan, Adem’i kokmuş
çamurdan, İblis’i ateşten, göğü dumandan ve
yeryüzünü su köpüğünden yaratmıştır. Peki
Rabbinin kendi mahiyeti nedir?”
Rasulullah
onların bu sorusuna cevap vermedi. Bu sırada
Cebrail gelerek, “Ey Muhammed (s.a) !
Onlara de ki, "kul hüvellahu ehad…”
dedi.
Cebrail bildiriyor, Allah resulü şahit
olduğu bir hakikati bildirmiyor. Dikkatinizi
çektiyse, Resulullah cevaplamıyor önce...
Bak efendi, senin öğretmeninle bir
diyalogunu buldum bir kitapta, kaydedilmiş. Sormuşsun:
"Vahdet-i Şuhûd ile Şuhûdu Zat arasındaki fark
nedir?" diye. Sana cevap olarak,
Şuhûd-u Zat mertebesinin zamanın İnsan-ı
Kamili mertebesi olduğu cevabını vermiş.
Bana göre hatalı bir tanım da olsa, "şuhud-u zat"
tanımıyla kastettiği Makam-ı Mahmud ise, O
yalnız Hz. Muhammed (a.s.)'a aittir, bu Allah
resulünün kendi
beyanıdır. O halde bu cevabıyla neyi
kastettiğini yalnız Allah bilir!
İbn-i Abbas (ra)
rivâyet etmiştir ki; Allah Resûlü (a.s.) bu
makamın bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak
tarafından şöyle bildirildiğini beyan
buyurur: “O öyle bir makam ki, bu makamda
öncekiler de, sonrakiler de sana teşekkür
ederler, sana minnettâr olurlar. Sen şerefçe
bütün yaratılmışların üstünde olursun,
istersin verilir, şefaat edersin şefaatin
makbul olur. Senin sancağının altında
olmadık hiç kimse kalmaz.”
Ka’b bin Mâlik (ra) rivâyet etmiştir ki;
Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:
“Allah
insanları diriltecek; bana da
yeşil bir elbîse giydirecek. Ondan sonra
Allah ne söylememi isterse söyleyeceğim.
İşte Makam-ı Mahmud bu makamdır.”
"Ben,
kıyamet gününde Âdem oğullarının
efendisiyim, ama bu övünmeyi gerektirmez. O
gün elimde Hamd sancağı bulunacak, ama bu da
övülmeyi gerektirmez. O gün gerek Âdem,
gerek diğer bütün nebiler benim sancağımın
altına sığınacaklardır." (Tirmizî,
Menakib,1).
Bu hadislerde
bu makamı başkasıyla paylaşacağına dair bir
işaret var mı? YOK!
Kuran'da
bahsedilen Makam-ı Mahmud'un henüz
erişilmeyen bir makam olduğunu okuyan
bazıları,
bunun üzerinde tevil yollu yorumlar yapmaya
kalkışıyorlar. İsa'nın yeniden gelişi
meselesi gibi, sanki Hz. Muhammed (a.s.) yeniden
gelecek de İnsan-ı Kamiller yoluyla Makam-ı Mahmud'a erişecek gibi imalar...
Sıkıntınızın ve karın ağrınızın arkasında yatan nedeni de çok
iyi biliyorum! Ancak Muhammedî olmakla
Makam-ı Mahmud'u karıştırmayın. Biri
dünyadaki makamıdır, diğeri ahiretteki.
Dünyadaki mertebeden az veya çok nasibiniz
olsa da ahirettekinden kimseye pay yok, hiç
heveslenmeyin! Bakın
hadislerde açıkça KIYAMET GÜNÜ tanımı
vardır. Ayette de BAAS olma tanımı vardır.
İsteseniz de oraya buraya zor çekersiniz
bu tanımları canlarım. Çok farklı yorumlara
girmeniz gerekir ki içinden çıkamazsınız
onun.
Allah da
Kuran-ı Kerim'de bu
makamın sadece Hz. Muhammed (a.s.)'a özgü
olduğunu ve yalnız O'na verileceğini açıkça beyan etmiştir.
"Sana özgü bir davranış olarak, gecenin
bir kısmında, o Kur'an'la meşgul olmak üzere
uyanık ol/uykudan uyan. Böylece umulur ki
Rabbinin seni Makamı Mahmud olarak
baas
eder." (İsra Suresi 79)
Neyse, sonra şu soruyu sormuşsun
hocana:
"Hakikati Ahmediyet makamını izhar eden
bir birimin ilmi ne yönlüdür?" Bu soruna
cevap olarak da: "Hakikatı Ahmediye izhar
edilmez!" demiş ve üzerine basarak
kesin bir ifade ile iki kez tekrar etmiş.
Bunu diyen
öğretmenin, ben değilim. Bu da "zatın
ahadiyetiyle zuhurunun
idraki
mümkün değil" anlamına gelir, eğer yeterli
ilmin varsa bunun ne demek olduğunu anlarsın.
Bence "şuhudu zat"
kavramı yanlıştır. Lütfi Filiz'in de üzerine
basarak söylediği gibi... Ve açık söylemek
gerekirse, ben hiç bir yerde böyle bir
kavrama rastlamadım, sizin beyanlarınız
hariç! Ahirette verilecek Makam-ı Mahmud
kavramı vardır (bazı kişiler belki bunu
kasıtla zati seyir demiş olabilirler), ama bu da "sıfat
ve esmayı
değerlendirme kapasitesine" işaret eder,
"zatın zuhuruna veya seyrine değil"... Ki Abdülkadir Geylani de "İlim,
rüyettir" demiştir. Kastettiği "sıfat
ve esma
seyri"dir. Çünkü "ilim, aslında esma
seyridir, ilim sıfatı yönlü esma seyri."
İlim sıfatı yönlü esma seyri en kamil
anlamda Kuran'dır ve bu da bir nevi hamd
anlamına gelir. Buna da Kehf suresi 1.
ayette işaret edilmiştir. Fakat yine de
O hamdı yalnız kendine has kılmıştır Allah. En
azından İhlas suresi Hz. Resulullah'ın
idrakine dayalı olarak inzal olmamıştır,
olamazdı!
* Hamd,
o Allah'a mahsustur ki kulu (Muhammed'e)
kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik
koymadı. * Dosdoğru da. Katından gelecek
şiddetli azaba karşı (insanları)
uyarsın ve yararlı işler yapan müminlere
kendileri için güzel bir mükafat bulunduğunu
müjdelesin. * Onlar orada sürekli
kalacaklardır. * Ve "Allah çocuk edindi"
diyenleri de uyarsın. * Bu hususta ne
kendilerinin, ne de atalarının hiçbir
bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne
büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka
bir şey söylemiyorlar. (Kehf, 1-5)
Kurban
olduğum rabbim, istismar edilebilecek bir
açık kapı bırakıyor mu? Şu ifadelere bir
bakınız! bir de hadis var:
“Kim
Kehf Sûresinin evvelinden 10 ayeti
hıfzederse Deccal’den korunur” ve “Kim
Kehf Sûresinin evvelinden ve ahirinden 10 ar
ayet okursa Deccal’ın fitnesinden korunur.”
Peki, hal böyleyken şuhud-u zat
yaşamı (zati seyir) ne demek Allah'ınızı
severseniz? Açıklayın şunu bir hele herkese
ki bilmediğimizi öğrenelim!
Ha,
bir de eliniz değmişken şu YENİLENMEK'ten
kastınız nedir daha açık anlatın biz
Müslümanlara lütfen! Yeni bir nebi mi
geldi, yeni bir şeriat mı var (olmayan
helal-haramlar ürettiğinize göre), yeni bir
mertebe mi müşahede edildi? (kimsenin
mahiyetini bilmediği şuhudu zattan söz
ettiğinize göre) Dünü
bırakmamız gerekiyormuş ya, bugün yeni ne
var alınacak? Her soruma "dünle olmaz,
bugünle" diye cevap verdiğinize ve biz de
bir türlü ne demek istediğinizi
anlayamadığımıza göre, bunu açmanız ve
netleştirmeniz gerekiyor. Açık olun efendiler, biz adam
yemeyiz. Varsa bir iddianız, Müslümanlar hep
bir araya gelip değerlendirelim bunu,
çekinmeyin, söyleyin hele! Eveleyip
gevelemeye gerek yok. Bakın geçmişte bu
iddia ile ortaya çıkan zatlar her daim çok
cesur olmuştur, Allah'tan gayrından
korkmamışlardır. Korkak kişiye hiç
inanamayız, çünkü bu tür iddiaların sahipleri
öncelikle cesaretleriyle kendilerini belli
ederler. Önce o cesareti bir görelim!
Buyurun, söz sizin!
Aslında
haklarını vermek gerekir ki bu memlekette bu
efendilerle herhangi bir ilmi tartışmaya
girecek kabiliyette kişi sayısı otuzu-kırkı
geçmez. Ne var ki o otuzun-kırkın içinde bu
hatun da var.
Neyse, madem bu
kadarını yazdık, oldu olacak Kehf suresi son
10 ayeti de yazalım bari, efendimizin
nasihatine istinaden:
* Ve
cehennemi o gün kâfirlere öyle bir
göstereceğiz ki! * Onlar ki, beni hatırlatan
âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi.
İşitmeye de tahammül edemiyorlardı. * O
kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar
edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz
cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak
hazırladık. * De ki: Amelleri en çok boşa
gidenleri size bildirelim mi? * Onların
dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir.
Oysa onlar güzel işler yaptıklarını
sanıyorlardı. * İşte onlar, Rabblerinin
âyetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını
inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik
altında yaptıkları bütün amelleri boşa
gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için
hiçbir ölçü tutturmayız. * İşte böyle,
onların cezaları cehennemdir. Çünkü inkâr
etmişler ve benim âyetlerimi, resullerimi
alaya almışlardır. * İman edip salih ameller
işleyenlere gelince, onlar için Firdevs
cennetleri konak olmuştur. * İçlerinde ebedî
olarak kalacaklar, oradan hiç ayrılmak
istemeyeceklerdir. * Bu hatırlatma ve
uyarmayı yeterli görmeyip de daha fazla
açıklama isteyenlere karşı ey Muhammed! *
Deki: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için
deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri
tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti,
bir mislini daha yardımcı getirsek bile." *
De ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim.
Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh
(İlahun vahid..?) olduğu vahyolunuyor.
Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu
ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı
ibadete hiç kimseyi ortak etmesin." (Kehf,
100-110)
Son olarak Mevdudi'nin "Tefhimü’l-Kur’an"
isimli tefsirinden İhlas suresiyle ilgili
bir alıntıyla bitiriyorum.
Surenin nüzulü hakkında yukarıda zikredilen
rivayetler göz önüne alınırsa, Resulullah’ın
Tevhide davet etmeye başladığı dönemde
insanların kafasındaki ilahi düşüncenin
nasıl olduğu anlaşılır. Putperest
müşriklerin taptığı ağaçtan, taştan,
altından, gümüşten vb. çeşitli ilahlar
şekil, suret ve cisim sahibi idiler. Tanrı
ve tanrıçalarında üreme vardı. Hiç bir
tanrıça kocasız değildi. Hiçbir tanrı da
karısız değildi. Onların sözde yemeye,
içmeye de ihtiyaçları vardı. Onlara tapanlar
bu nedenle tanrılarına yeme, içme imkânı
sağlıyorlardı. Müşriklerin büyük bir bölümü,
Allah’ın insan şeklinde insanların arasına
geleceğine de kail idiler. Bazıları O’nun
temsilcisi durumundaydılar. Hıristiyanlar,
bir Allah’a inandıklarını iddia etseler de
inandıkları tanrının en azından bir oğlu
vardı. Oğlu ile baba arasında Ruhu’l
Kudüs’ün de önemli bir yeri vardı; hatta
tanrının anası ve kaynanası da vardı.
Yahudilerin de bir Allah’a inandıklarını
iddia etmeleri boşunadır. Çünkü inandıkları
ilah, maddi cismanilikten ve insani
sıfatlardan uzak değildi. Mesela yürürdü.
İnsani şekilde gelirdi. Kendi kulları ile
güreş de yapardı. En az bir adet oğul’un (Uzeyr)
babasıydı. (Tevbe, 30) Bu dini grubun dışında Mecusiler
ateşe taparlardı.
Sabiiler de yıldızlara taparlardı. Bu
şartlarda, Rasulullah insanları
“vahdehu la şerikeleh”e
(Tek ilah sadece O'dur (Hu), ortağı da
yoktur) inanmaya çağırınca, doğal olarak
zihinlerine, bütün mabudların terk edilerek
bir olduğuna inanılacak Rabbin nasıl bir şey
olduğu sorusu gelmişti. Kur’an-ı Mecid’in
icazıdır ki, onların bu sorularına karşı
birkaç kelime ile Allah’ın zatı hakkında
öyle bir tasavvur verilmiştir ki, bütün
müşrik düşüncelerin kökü kazınmıştır.
Mahlukatın sıfatlarından hiçbir sıfatın
O’nun zâtına karışmasına bir mahal
bırakılmamıştır. (Tefhimü’l-Kur’an,
Mevdudi)
Bütün
uyarılar ve paylaşımlar aklını kullananlar
içindir, gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Az
kaldı, hep birlikte gidip göreceğiz nasılsa!
"Haydi
geçinedurun bakalım, yakında bileceksiniz."
(Rum, 34)
♥
Not:
Bir okurum, "Yakmış viran eylemişsin abla!
İlk kez seni böyle gördüm!.. Diyorum ki bazen;
ablamın tepesi attı mı, bekle gelir inciler,
diye.." demiş. Bu mübarekler gelip gidip
benim bam telime basmaya devam ederlerse
daha neler gelir Allah bilir!
İşin doğrusu ben de kendimi hiç böyle
görmemiştim. Vardır bir hikmeti. Fakat yine de kızmak iyi bir şey değildir.
Kızgın kafadan ilim çıkmaz! Kızarsan,
beyin aşırı hormon salgısından hasar görür ve düşünemez hale
gelirsin. Allah'ın sevmediği bir şeye karşı
takınılan celali tavır başka (Maide, 54), kızmak başka
şey cancağızım. Eğer kızsaydım, ağzım
dilim bağlanır kalırdı ve okuduklarınızdan
hiç bir şey anlamazdınız. Fakat herkes ne
yazdığımı gayet güzel anlıyor bence!
Anlamazdan gelseler de! Lakin
keşke bizim Türk bilgisayar yazılımcıları
bize özgü bir "terlik atma ifadesi"
yapsalar. Ne iyi olurdu şuradan bir iki
kişiye "kendinize gelin efendiler" diyerek
iki sanal terlik yollasaydım! Hayır hayır,
gül atmak falan gelmiyor içimden, ne yalan
söyleyeyim terlik atasım var!
♥
Saidi
Nursi'nin Vahdet-i Vücud Hakkındaki Görüşü
http://www.sessizsozler.org/sayfa13.htm
(Dili
Osmanlıca olduğundan ağırdır, ama anlayan
anlar)
♥
Ey Müslümanlar! Her söylenene baş sallayan
kuzular değiliz biz! İNSANIZ! Hani şu
Allah'ın akıl gibi bir melekeyle bezeyip
yeryüzünde HALİFE seçtiği ve kalbini de
imanla süslediği İNSAN!
"Şuhud-u Zat yaşamı"(!)ndan söz eden
kendini bilmez! AĞZINDAN ÇIKANI KULAĞIN
İŞİTİYOR MU SENİN? Belli ki işitmiyor!
Bu dediğini sadece DECCAL iddia
edecektir, şeytan zaten dünden beri bu
iddiada. Peki, sen kimin adına
konuşuyorsun? Çıkar ağzından baklayı da
hepimiz öğrenelim neyle yüz yüze olduğumuzu?
Şuhud-u Zat, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i
Şuhud'un üzerinde bir anlayışmış, Allah
bilir böyle bir anlayışı nereden uydurduğunu
artık?
Herkes bilir ki Muhiddin-i Arabi Vahdet-i
Vücut anlayışını savunurdu ve "Sizin
ilahınız benim ayağım altındadır"
sözünden dolayı katledilmiştir. Keşke bu
beyanında ısrar etmeseydi. "Allah bir
ilah değildir" sözü ile "Sizin
ilahınız benim ayağım altındadır" sözü
aynı anlama gelir, bunu mutlaka
biliyorsundur. Bugüne dek ben de
yazmamıştım, ama bu böyledir. Yani iki görüş
de Vahdet-i Vücut anlayışından kaynaklanır.
O halde sen hangi görüşten söz ediyorsun "şuhud-u
zat" derken? Biz senin "Allah bir
ilah değildir" sözünü savunduğunu
düşünüyorduk ve bu görüş de Vahdet-i Vücut
anlayışıdır. Bu "Şuhudu zat" da neyin nesi,
bir açıkla da İslam alemi topyekun öğrensin.
(Not: Arabi'ye pek bir hayransın ama "Kişi sevdiğiyle
beraberdir" derler, dikkat et de seni de
aynı akıbete uğratmasın Allah ve mele-i âlâsı!
(?) )
Arabi hemen hemen tüm kitaplarını
okuduğum ve kendisinden çok şey öğrendiğim
biridir. Hatta tasavvufa ilk Arabi'nin
kitaplarını okuyarak başladım. Ancak bu
görüşü hatalıdır! Fakat senin kadar ileri
gitmemiş ve açık açık "Şuhudu zat
yaşamı"ndan söz
etmemiştir. Ömrümde böyle bir haddi aşma ne
işittim ne gördüm! Ahali de iki seferdir
(ilkinde de uyarmıştım)
saf saf okuyor bu sözleri ve tık yok!
Cahillik başa bela! Biri çıkmış "Şuhudu zat
yaşamı"ndan söz ediyor, ahali
kıyamette gelecek bir deccal bekliyor!?! Kim
kimin ne dediğini anlıyorsa ya da söyleyen
ağzından çıkanı kulağı işitiyorsa, yeminle
ben adımı değiştiririm!
Bak hazret!
Tüm uyarmalarıma rağmen inat ve ısrarla
bu batıl görüşü savunmaya devam ediyorsun.
Neyi savunuyorsun, kimsenin bilmediği bir
makama geldin de orada vakıf olduğun bir
hakikati mi? Allah Resulünün ve Hz. Ali'nin
bile bilmediği bir makama mı ulaştın? Yoksa
O iki zat adına konuşmak için Allah'tan bir
yetki mi aldın? Hz. Muhammed (a.s.)'ın iddia
etmediği bir yaşamdan söz etme yetkisini kim
verdi sana, kimin adına konuşuyorsun? Gerek Hz. Muhammed (a.s.)'ın,
gerek Hz. Ali'nin bu konudaki fikirlerini
kaynak göstererek yazdım.
Hz. Muhammed
(a.s.): "Allah'ım!
Hoşnutsuzluğundan rızana; cezalandırmandan
bağışlamana; SENDEN SANA Sığınırım!.
Senin kendine olan senân gibi
(zatını tanımladığın gibi) senâ etmekten
(tarif ederek(?) övmekten) aczimi
itiraf ederim."
Hz. Musa
(a.s.):
Daha sonra Rabbi dağa (akl-ı küll'e)
tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa
da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince,
"Sen sübhansın" (seni tenzih ederim),
"tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların
ilkiyim," dedi." (Araf suresi/143)
Hz. İsa (a.s.):
Ve Allah demişti ki: "Ey Meryem oğlu İsa,
sen mi insanlara: 'Beni (akl-ı küll'ü) ve
annemi (nefs-i küll'ü), Allah'tan başka iki
tanrı (ilah) edinin' dedin?". "Hâşâ, dedi,
sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir
şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş
olsam, sen bunu bilirsin, sen benim
nefsimde olanı (bilincinde olduğum şeyi)
bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı
(zatına olan bilgini yani gaybı) bilmem,
çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!".
(Maide, 116)
Hz. Ali (r.a.):
"Tasavvur edilen her şey O'nun tersinedir.
Zatı ve özü bilinen, ilâh olamaz. O, delil
ile kendine delâlet eden, bilgi ile kendine
ulaştıran ilâhtır."
(Kaynak:
El-İhticac/Hz. Ali'nin hutbesinden)
Yukarıdaki Ulül-azm zatların söylemediği ve
bilmediği neyi biliyorsun?
Benim kalbim bozulmaya başladı yavaş yavaş
ve hakkınızdaki "bilmeden hata ediyorlar"
gibisinden tüm hüsn-ü zanlarımı yitirmek
üzereyim haberiniz olsun. Hani şu "dünle
bugün" falan derken ne demek istiyorsunuz
siz? Çıkarın ağzınızdan şu baklayı, eveleyip
gevelemeyin artık! Hz. Muhammed (a.s.)'ın
ulaştığının da fevkinde yepyeni bir mertebe
mi keşfettiniz? Nedir bu "şuhud-u zat (zatın
seyri)" mertebesi? Dökün içinizi artık ki
siz de rahatlayın, Ümmet-i Muhammed de.
Bin kere anlattık
ve KURAN'dan ayetleri örnek vererek, "ilah"
demek, alemlerden Gani olup, künhüne vakıf
olunamayan Allah zatıdır. Gerçek varlık
Allah'ın zatıdır, aynadaki görüntü gerçek
varlık değildir, sadece bir hayaldir. Ayna, aynada
görünen olamaz. Çünkü ayna, aynada görüneni
kapsayamaz diye... Bir resme bakıp ressama dair
bir fikrin oluşur belki, ama resim ressamın
kendi değildir. Sanat, sanatçının
vasıflarını ve özelliklerini yansıtsa da
sanatçının kendi değildir. Ve bunların da fevkinde
olarak Kuran'da
İhlas suresinde "eşi, benzeri, misli ve dengi olmadığı"
da açıkça beyan edilen
HU'yu (zatı) ihata eden,
kapsayan nasıl bir yaşamdan söz ediyorsun ki
"şuhudu zat yaşamı" diyorsun?
Şaşırmışsın sen!
Hayal içindeki hayallerle aklın karışmış
iyice senin belli ki. Hiç kelime oyunları
yapma!
"Şuhudu zat yaşamı" demek, "zat
olarak seyretmek" demektir.
Bu
sözün yeter de artar ne demek istediğini
anlatmaya!
Ahadiyet ve Samediyet dahi SIFATIDIR.
Bunun üzerinde nereyi gördün ya da
biliyorsun ki "şuhud-u zat" vesaire
diyorsun?
Bak
ayetlerde Musa (a.s.)'ın, İsa (a.s.)'ın
idrakine binaen tevbelerini ve Hz. Muhammed
(a.s.)'ın da meşhur tevbe ve ikrarını
yazdık. Var mı onların içinde senin iddiana
dair herhangi bir işaret? Eğer
herhangi bir kul "zat olarak seyrediyor"
dersek bu açıkça KÜFÜRDÜR! Aksini iddia eden
aklını kaybetmiş demektir. Kimsin sen ki
zatın yaşamına sahip olduğunu ya da olabilecek
biri olduğunu iddia ediyorsun? Bu düşüncede
ısrar etmek, şeytana ve Deccal'e hizmet etmektir,
farkında mısın? Farkında olduğunu
hiç sanmıyorum!
Bak açık açık soruyorum Müslümanların önünde
sana: Vahdet-i Vücud görüşünü savunanlar, "Allah
bir ilah değildir" ya da bu anlama gelen
bir anlayıştadırlar. Vahdet-i Şuhut
görüşündekiler de "Hu (O zat) tek
ilahtır" anlayışındadır. Peki, sen
"Şuhud-u Zat yaşamı" derken ne demek
istiyorsun? Herkesi solladın geçtin, orada
ne buldun anlat hepimize?
Allah'ın zatını, kendi sıfat
ve manasıyla yarattığı hayal aynasında yok
ettin, "bravo" dedik sana! "Herkes böyle bir ilmi maharet
ortaya koyamazdı, her kişiye nasip etmezdi
Allah böyle bir ilmi(!)! Mübarek olsun o
ilim sana!" dedik. Ama şimdi daha da
ileri gidip bambaşka bir iddiadasın! Fakat
ne dediğinden de haberin yok ya da ne
dediğinden haberin var ama açıklamaya
cesaretin yok.
"Allah, şöyle bir misal vermiştir: Bir
adam ve birtakım ortakları var, hırçın
hırçın çekişip duruyorlar. Bir de yalnız bir
kişiye bağlı selamet içinde olan bir adam
var. Bu ikisinin hali hiç bir olur mu?
Hamd yalnız Allah'a mahsustur, fakat pek
çokları bilmezler." (Zümer,
29)
Kuran okumasını bilmiyorsan öğren! O
mertebeyi ihata edecek bir yaratılmış
yoktur, o sebeple hamd yalnız Allah'a
mahsustur. Lâ ilahe illa HU! Bak, "Lâ
ilahe illa Allah" demedim avam gibi... Sen gidip bir elini yüzünü yıka ki açılıp
KENDİNE GEL! Aksi halde seninle ilmen
mücadele her Müslüman'a farzdır, tâ ki
iddiandan vazgeçesin!
Mücadele
etmeyen de bu küfre ortaktır!
Sen buralarda ahaliyi karşına oturtup ileri
geri konuşmaya devam ederken bizim dönüp
gitmemiz Hak ve Rahmani bir yaklaşım
değildir sanıyorum. Bunu bir düşünüp
Mü'minlerle istişare etmekte fayda var.
Mesele tasavvuftan falan çıktı, farklı
mecralara doğru gidiyor zira!
Yahudilerin
inancında Mesih-Anti Mesih (Deccal)
vardır. Hıristiyanların inancında da
İsa-Anti İsa (Deccal) vardır. Bu iki zıt
mertebenin hangi nokta olduğunu ve tüm
inceliklerini ayrıntılarıyla 2011 yılı
yazılarımda açıkladım. Artık aklı olan "Şuhud-u
Zat Yaşamı" diyen haddini bilmezin ne
demek istediğini anlar! Bir de henüz yolun
yarısı bile olmayan o tehlikeli suların Hz.
Muhammed (a.s.)'ın yaşamı olduğunu iddia
ediyor. O'nun yaşadığı hakikat hakkında
fikir yürütmek kimin ne haddine! Acaba bırak
oraya ulaşmayı, bu anlayışla o mertebeyi
hayal edebilir misin?
Hani Arabi, "Sizin ilahınız benim
ayağımın altındadır" diyor ya, işte
senin ilmi anlayışın da efendim Hz. Muhammed
Mustafa aleyhisselatu vesselam'ın ayağının
altındadır! İdrak edebildin mi o
ilmi ve mertebeyi?
Hz. Ali:
- Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı
affediniz, lakin vatanınıza, milletinize ve
dininize fenalık edenleri affetmeyiniz.
- Haklı olduğun yerde korkma, yardımcın
Allah'tır.
♥
Dünyada hiç bir ilişki veya hiç bir
alışveriş ya da hiç bir sevda veyahut hiç
bir çıkar hesabı, böyle bir
küfrün arkasında durmayı hoş gösteremez,
mazereti olamaz.
Allah'ın rızası uğruna vazgeçilmeyecek hiç
bir şey yoktur bu dünyada! Bu hazrete
-belki de hüsn-ü niyetle-
"geniş
bir çevresi var, üç kişiye daha Allah'ı
anlatır" diye müsamaha gösteriliyor olabilir.
Ancak dikkat edin de o üç beş kişi iman etmek
şöyle dursun, Allah'ı inkar eder duruma
gelmesin maazallah! Aza kanaat etmeyen
çoktan da olur. Bu sözüm de hala bu
hazreti uyarmayan öğretmenine bir mesajdı!
Eğer o da aynı fikirdeyse o başka tabii! Yukarıdaki
hitabım onu da kapsıyor demektir! "Balık
baştan kokar" der geçerim. (Keşke
pek çok yönden gelen uyarılar zamanında değerlendirilseydi de bu
kadar açık konuşmak zorunda kalınmasaydı!)
♥
Aklın
tüm fonksiyonlarını kullanabildiği
performansı 65 yaşa kadardır. Zorlarsan 70-75
yaşa kadar çıkar. Ancak bu süreçte hızla performansını
kaybetmeye devam eder. Anlayana sivri sinek saz,
anlamayana davul zurna az!
♥
Ey Müslümanlar! Eğer her T diyene
takılıp, her S diyene sokulursak, bunun
sonuçlarını yaşarken kimse bize teselli
vermez, herkes sırtını dönüp çeker gider
bilesiniz! Hesap günü geldiğinde
(ki o hesap ahirete de kalmayabilir)
herkes kendi derdine düşecektir.
Bugün dünya yaşamınızda her türlü derdimizle
baş başayken, yarın ahirette kim gelip derdimize çare
olur? Bugün gelmeyenin yarın geleceğine dair
delilin ne? Kimse kimseye "Sen dünyadayken hatamla günahımla
benim peşime düşmüştün, gel seni
kurtarayım" demeyecektir. "Kendilerine
resul gönderilenlere de gönderilen resullere
de hesap soracağız" diyor Kuran'da... Herkes
kendi hesabını vermek derdindeyken kimin
kime ne faydası olabilir? (Hz.
Muhammed a.s.'ın kabirdeki nebevi şefaati ve
kıyametteki Makam-ı Mahmud'un izzetiyle
gelen şefaati müstesna) Bugün rüyalarımız
tek kişilikse, orada da tek kişilik bir
dünyada tek başına olacağız. Bu konuda Kuran
uyarıyor hepimizi. İddialarını Kuran'a ve
Hz. Muhammed (a.s.)'a net bir şekilde
(eğip bükerek tevil yoluna gitmeden)
doğrulatamayan, sürekli laf cambazlığı yapıp
kaçamak açıklamalarla kafamızı
karıştıranlara dikkat! Kim ne dediğini
açıkça ifade etsin ki herkes kararını ona
göre versin! Açık ve net olmayan görüşlere
itibar edilmez! Anlamadıklarımızı ezberleme
yoluna gitmeyelim. Eğer bir bilgiyi
gerçekten anlamış olsak, o bilgi bizde
içselleşir (kavramış oluruz). O vakit
ezberlemeyiz, sistemli bir şekilde bize de
açılır o bilgi. Kuran müstesna,
içselleştiremediğimiz hiç bir bilgiye itibar
etmememiz gerekir. Sonu meçhul maceralara
yelken açmanın bedeli ağır olabilir.
♥
Şakir Yıldız
kardeşimle bir sohbetimizin yazıya dökülmüş
halini sizlerle de paylaşmak istediğimi daha
önce yazmıştım. Sağ olsun kırmamış ablasını,
yazıya döküp yollamış. Kardeşimin tüm
hitapları banadır, çünkü bu sohbeti benimle
yapmıştır. Yazıya dökerek sizlerle de
paylaşmama izin verdiği için Allah ondan
razı olsun. Herkese selam, saygı ve
sevgilerimle...
Sınır Sistemi ve Âdem
http://www.sessizsozler.org/sayfa11.htm
♥
Bir okurum kitabımda kullanacağım ismi sorup
masumca demiş ki: "Bari sadece ben
okuyayım, söz veriyorum hiç kimseye
söylemem." Canlarım, kitap tasavvufi
roman değil... O nedenle ilginizi çekmez
nasılsa, üzülmeyin. Bundan böyle hiç kimseye
tasavvuf anlatacak değilim. Çünkü tasavvuf
Allah'ı talep edenlere anlatılır. Çok uzun
yıllardır çabalıyorum, fakat henüz Allah'ı
talep edene rastlamadım. Öyle olduğunu iddia
eden yüzlerce kişi var, ama gerçekten
Allah'ı talep eden yok bana göre...
Allah'ı talep eden kişinin gözünde başka hiç
bir şey ve hiç kimse olmaz. Gerçekten
Allah'ı talep edeni de Allah alır kendine
ulaştırır, orada burada oyalamaz. Öyle ya,
herkes önünde sonunda talebi neyse ona
ulaşır. Talebi Allah ise, O'na... Talebi
başka bir şey ise, ona... Eğer hala kurulu
bir düzeniniz varsa veya böyle bir düzenin
içindeyseniz, biliniz ki talebiniz Allah
değildir, siz sadece kendinizi
kandırıyorsunuzdur. Eğer talebiniz Allah
olsaydı, ne düzeniniz kalırdı ne de rutin
bir yaşamınız. Allah kendini talep edenlerin
dünyasında sıradan ve rutin hiç bir şey
bırakmaz, yakıp yıkar her şeyi. Tâ ki o
kişinin dünyasında sadece kendi kalana dek.
Ne peşinden koşulan bir ideoloji bırakır, ne
onur veren bir statü, ne hürmet gören bir makam
veya mevkii, ne dillere destan bir şan şöhret,
ne güven veren bir çevre, ne sıcak bir yuva,
ne eteğine yapışılan bir hoca, ne cepte beş
para, ne de değer verilen benzeri herhangi bir şey... Hepsini alır, hepsini...
Dünyanızı alt üst edip her şeyi başınıza
yıkar. Allah'a aşık olduğunu iddia eden,
Allah'ın Kendinden gayrına tahammülü
olmayacağını da bilmesi gerekir. Her şey
yerli yerinceyse ve işleriniz tıkırındaysa
ve siz de bundan memnunsanız bilin ki siz
gerçekten Allah'ı istiyor olamazsınız. Talebi Allah olanlar bu talebin getirisinin
ve sonuçlarının ne olacağını çok iyi
bilirler. Çünkü an be an yaşarlar. Böyle
gelmiş böyle gitsin, düzenim bozulmasın diye
korkan kişinin istediği o düzendir, Allah
değil...
Açık söylemek gerekirse bu yaşıma geldim iki
üç kişi müstesna henüz gerçekten Allah'ı talep
edene rastlamadım. Allah dışında şu anda kim neyi
istiyorsa tam da orada ve oldukça mutlu... O halde
tasavvufa ait hazmı zor gerçekleri
anlatmanın ve huzur kaçırıp düzen bozmanın gereği yok. Masal isteyenlere masal yazıp masal anlatacağım
bundan böyle... İlk masalım da çıkıyor
zaten.
Bu sayfadaki yazılar da gerçekten Allah'ı
talep edenlerin fitilini ateşlemeye yeter de
artar. Gerisi mutlaka gelir, o kişi Allah'a
tevekkül etsin. Bu iş mutlaka birinin
liderliğinde ve önderliğinde olur diyenler
henüz Allah'a saflıkla erememiş olan kişilerdir. Eğer
gerçekten ermiş olsalar mutlaka buna gerek
olmadığını da anlarlardı. Bu bir takdir
meselesi, takdirde varsa dağın başında olsan
sana o hakikat yaşatılır. Ben öyle zatlarla
karşılaştım ki ömründe ne tasavvuf öğreten
bir öğretmen görmüş ne de tasavvufa dair bir
şey duyup işitmiş. Sadece Allah'ı talep
etmiş, tüm kalbiyle ve aşkla... Ve Allah onu
beklemediği bir anda ve çok kısa sürede kendine çekip almış ve işini
bitirmiş. Hayal bile edemeyeceğimiz
hakikatlerle yüzleştirip Hz. Muhammed (a.s.)
ile buluşturmuş. Demek ki bu iş mutlaka bir
yol gösterenle olur diye bir kaide yoktur.
Allah'ın keyfinin kahyası mıyız, O'nu nasıl
kayda sokarız? Dilediğini dilediği şekilde
yapar, beşeri kafaların değerlendirme biçimi
ile kayda girmez. İşte "yol gösterici
olmaksızın olmaz" görüşünde ısrarcı
olmanın temelinde de hatalı bir anlayış
yatıyor. Kimileri kendi idrakleri ötesinde
bir güç (la ilahe illa Hu) tanımıyorlar ki
sadece O'nun (Hu'nun) yardımıyla bu işin
olabileceğine inansınlar. Zatı varlık
alemine indirirsen, işte o zatın(!) yardımı
olmaksızın olmaz diye düşünürsün. Çarpık
düşünce, işte bu konuda da kendini
gösteriyor ne yazık ki. Velhasıl bana göre bu iş asıl aşkla olur, gerçekten tüm samimiyetimizle
Allah'ı talep ederek olur. Fakat önce her
kişi durup bir kendine şu soruyu sormalı: "Gerçekten
istediğim ne?" diye... Çünkü aslında
insanlar ne istediklerini bilmedikleri için
bir yol gösterene ihtiyaç duyuyorlar. Hakiki mürşidin yapacağı da kişiyi gerçekten
Allah'ı talep eder duruma getirmektir zaten. Ondan
sonrasının Allah'a ait olduğunu bilir. Kimse
kimseye bir şey veremez, veren sadece
Allah'tır. Bunu anlamayana kim ne yapsın?
Neyse, diyeceğimi fazlasıyla dedim. Bu
kadarı gerçekten Allah'ı isteyene çok
bile... Allah'ı istediğini zannedene de ne
desen boş zaten. Onlara İslam'ın şartlarını
yerine getirip, nebevi ahlaka uygun
yaşamalarını ve imanlarını sağlam tutmak
için de sık sık bu konularla ilgili kitap ve
yazıları okumalarını tavsiye ederim.
Aşağıdaki yazımda dedim ki: "İşlerimle
ilgilenmem gerekiyor, ancak bu benim arzum,
Allah'ın ne takdir ettiğini sadece Allah
bilir. Yarın ne olacağını ben de bilmiyorum,
benim de herkes gibi iplerim Allah'ın
elinde." Şakir Yıldız'ın bir sözünü
de çok severim; der ki: "Hepimizin hayatımızla ilgili
bir planı vardır; ancak Allah'ın da bizim
hayatımızla ilgili bizim hiç bilmediğimiz
bir başka planı vardır." Gerçekten
öyleymiş. Hiç beklemediğim bir şey oldu, iki radyo
programı projesi teklifi geldi. "İstersen
paket program, istersen canlı yayın olsun; seçimi sen yap, sponsorunu ayarlayalım"
dediler. Şaşkınlıktan kalakaldım, ne
diyeceğimi bilemedim. Kendi kendime dedim
ki; "Hiç bir plan yapmamak gerekir
gerçekten; çünkü tüm planları Allah
yapıyor."
Tabii işlerimi halletmeden hemen kabul
edemedim. Onlara: "Kitabım çıksın,
ben de bu arada düşünüp size dönerim"
dedim ama laf aramızda naz ediyordum. Galiba
kabul edeceğim, özellikle canlı yayın
projesi bana çok ilginç ve eğlenceli geldi
açıkçası... Yaz yaz yaz nereye kadar, biraz
da konuşalım bakalım. Fakat kimse
heveslenmesin, çünkü bundan böyle sadece kitabımda
değil, bu projede de Ayşegül Samur ismini
kullanmayacağım, tabii tasavvuf da yok.
Yazarların ve sanatçıların rumuz isim
kullanmaya kanuni hakları var, ismim
de hazır zaten... Böylece her attığım adımı
takip ederek bendenizi sürekli göz hapsinde
tutanlardan kurtulmuş olacağım Allah'ın
izniyle! Kitapevi raflarındaki yüzlerce
kitabı ve her gün bir dolu radyo kanalını
karıştırıp tahmin yürütecek halleri yok ya!
Aslında bundan söz etmeyecektim. Fakat her
şeye tasarruf edebileceğine inanan, canının
istediğine tahakküm ederek zulmetmeyi mubah
sayanlara bir
mesaj vermek istiyorum. [Bak şimdi buna
nasıl sinirlenecekler, seyredin:-) Ama
bakarsınız da beni şaşırtır ve
ilgilenmezler! Olur mu olur, Allah'ı kayda
sokmamak gerekir!] Herkes günün birinde
çaresizliğin ne olduğunu öğrenir. Hayırlı
olan bunu ölmeden öğrenmektir.
Sonunda başım rahat edecek çok şükür!
Yaşasın özgürlük! Ne kutludur yalnız
Rahman'a secde edip sadece O'na kulluk
etmek!
Kim bilir, belki de gerçekten seven
dostlarla bir gün bir yerde sanki yeni
tanışıyor gibi karşılaşırız. Belli mi olur
Allah'ın işleri...?
A.S.
♥
İlahi yasalar
ve helal-haramlarla ilgili sorduğum
sorulara ilmi bir cevap veren oldu mu? Peki,
ayetlerle açıkladığım ilmi konulara yine
ayetlerin delil gösterildiği ilmi bir
açıklamayla itiraz edildi mi? Ben hiç
rastlamadım, okumadım ve görmedim; sizlerden
rastlayan, okuyan ya da gören okurum varsa,
e-mail adresimi bilenler bana da yazsınlar
ki bilmediğimi öğreneyim. Şahsımla ilgili
atıp tutulmasını kastetmiyorum, onları kale
aldığım yok. O durum kronik vakıadır,
şaşkınlık yaratacak bir mesele değil...
Velhasıl eğer bir problem yoksa,
müsaadenizle ben artık işlerime dönmek
istiyorum. İkinci kitabım çıkmak üzere, onun
işlerini takip etmeliyim. Ayrıca yaz başında
bitmesi gereken bir inşaatım var, onunla da
ilgilenmek zorundayım. Daha önce de haber
verdiğim gibi gitmeden Şakir Yıldız'la yaptığımız bir
sohbetin yazıya dökülmüş halini de sizlerle
paylaşmayı çok isterim, tabii kısmet
olursa... Kendisinden rica ettim, kabul etti
Allah razı olsun. Fakat ne zaman yayınlarım
bilemiyorum. Bu sohbetin konusundan istifade
edilebileceğini düşünüyorum, doğrusunu Allah
bilir. Şimdi son bir kaç satırla
okurlarıma veda etmek istiyorum.
Bildiğiniz
gibi 2012 yılı ve kıyametle ilgili pek çok
yorum yapıldı. Sizlere bilincin hakikatinden
söz etmiştim. Bu gerçeğe kıyamet fikrini
yerleştirin ve kıyametiniz ne zaman kopacak
siz karar verin. Ancak unutmayın ki ölmeyen
insanın kıyameti kopmaz. Önce öleceğiz ve
ruh bedenden azade olacak. Sonra o ruhun
yeniden bedene dönüşüyle kıyam olacağız.
Kıyamet meselesini böyle değerlendirin.
Hangi anlamda olursa olsun manası böyledir.
Kıyamet konusu vesilesiyle bir süredir üzerinde çok
konuşulan "değişim ve yenilenmenin
hızlanması" ile ilgili kişisel fikrimi de
paylaşmak isterim.
Yeni demek,
sadece bilim ve teknoloji bakımından
yenilikler anlamına gelmez. Sanatta,
edebiyatta, ekonomi ve siyasette de
yenilikler olabilir ki her konuda
yenilenmenin çok büyük bir hızla gerçekleştiği bir döneme
girdiğimiz de bir gerçek. Fakat değişimler
bu kadar dar kapsamda değil, pek çok alanda
gerçekleşiyor. Meseleye daha geniş bir
perspektiften bakmalıyız. Örneğin insanlar da huy, karakter ve
içinde bulundukları şuur bakımından sürekli
değişiyorlar. Hatta doğa değişiyor, uzay
değişiyor. Tabii önemli olan, bu değişimin
ne kadarının farkında olduğumuz, farkına
vardıklarımızın ne kadarını kabul
edebildiğimiz ve değerlendirdiğimiz
gerçeğidir. Evrene belli bir açıdan bakıp "O,
her an ayrı bir tecelli, yeni bir oluş ve
yaratış üzerindedir." ayetiyle
anlatılmak istenen gerçeği anladığımızı veya
değerlendirebildiğimizi düşünmemiz sadece
bir aldanıştır. Değişimi ve yenilenmeyi de
herkes kendi kadar değerlendirebiliyor ne
yazık ki... Örneğin yeni bir bilgisayarı,
yeni bir arabayı, yepyeni bir teknolojiyi
hemen alıp kullanarak değerlendiriyoruz.
Veya evrensel anlamda herhangi bilimsel
bir buluşu ya da gelişmeyi çabucak kabullenip kendi
anlayışımızla sentezleyerek değerlendirme
yoluna gidiyoruz. Yeni bir müzik tarzını,
modayı, yepyeni bir edebi yaklaşımı ya da
siyasi düşünceyi kolaylıkla
değerlendiriyoruz da iş yepyeni bir kişiliği
ve beraberindeki kişisel düşünceyi veya anlayışı değerlendirmeye gelince aynı
yeterliliği gösterebiliyor muyuz acaba? Oysa
insan, yeryüzünde halifedir. Gerçekleri
görebilmek için gökyüzüne, uzayın derinliklerine
veya üst boyutlarına değil,
önce gözümüzün önündeki insana bakmamız gerekir.
Acaba insan hal diliyle ne diyor? Fakat ne yazık
ki tam bu noktada devreye egomuz (nefsimiz)
ve öteki(!) kavramı girince, olanın farkına varma
ve
değerlendirme olanağı kalmıyor ne yazık ki.
Velhasıl kapsama
alanımızın, değerlendirme kapasitemizin
ölçüsü gerçekte nedir acaba? Sonsuz ve
sınırsız mı, yoksa sadece kendimiz kadar
mıdır bakış açımız, kabul edebildiğimiz ve
değerlendirebildiğimiz eski, yeni veya
gelecekteki? "O, her an
ayrı bir tecelli, yeni bir oluş ve yaratış
üzerindedir." ayetinde "Hu" işaret
zamiri ile zata atıf vardır. İşte "Hamd
yalnız Allah'a mahsustur" gerçeğinin
insanın acziyet ve yetersizliğini vurgulayan
bir gerçek olduğunu, insanın neden zalim,
cahil ve nankör olduğunu böylece anlayabiliriz belki
de...
Neyse, bugün
sözü uzatmayacağım. Dediğim gibi, bundan böyle biraz da
özel hayatımdaki işlerimle ilgilenmek
istiyorum. Ancak bu benim arzum, Allah'ın ne
takdir ettiğini sadece Allah bilir. Yarın ne
olacağını ben de bilmiyorum, benim de herkes
gibi iplerim Allah'ın elinde... Sayfam açık
kalacak inşallah. Görelim Mevlâ neyler,
neylerse güzel eyler. Selam, saygı ve
sevgilerimle... 21.01.2012
A.S.
* Daha önce söylediğim gibi yazılarda bir
düzenleme yapmadım, yazdığım yazıların hiç
birini kaldırmadım. Çünkü Allah ne nasip
ettiyse onu yazdım. Kaldırılacak bir şey
bulamadım. Sayfa bir bilişim teknolojisi
harikası değil belki, ama önemli olan
bilgiye en kolay yoldan ulaşmaktır. Sayfanın
sahibi de mütevazi ve gösterişsizdir zaten,
elbette sayfası da kendine benzeyecektir.
Saygılar.
♥
Ayşegül Samur'un 2012 yılı yazılarını okumak için
burayı tıklayınız...
Ayşegül Samur'un 2011 yılı Kasım ve Aralık
ayı yazılarını okumak için
burayı tıklayınız...
28
AĞUSTOS 2010 tarihinde
ÜSKÜDAR - BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ'nde
SESSİZ
SÖZLER
için
yapılan İMZA GÜNÜ resimleri

http://www.aysegulsamur.org/imzagunu.htm

Internet
Satış
Noktaları


|
©
1 Haziran
2010 -
Sessiz
Sözler
Site içeriği ve romanın tüm
hakları, yazarı Ayşegül Samur'a
aittir. İzinsiz internette,
basın-yayın ya da radyo ve
televizyon kuruluşlarında
kullanılamaz, yayımlanamaz. |