Tasavvufi Roman

Romana Rahle

Dünyaya dair olanın pul pul döküldüğü,
Kalbine ait olanın tel tel açıldığı bir yerde,
eşikte...
İşte tam buradayken buluyor insan ne bulacaksa...
Bitmeden başlamıyor velhasıl kelam.
"Bittiysen başlayacaksın!" diyor Asiye de.
Bu noktada başlıyor roman, açılıyor rahle...

Şimdi biz susalım, sen anlat Asiye!
.

Arka Kapak Yazısı

21. yüzyılın insanı bilim ve teknolojide benzeri görülmemiş bir ilerleme kaydetmiştir. Artık maddi açıdan arzu ettiği her şeye sahiptir. Fakat ne yazık ki sahip oldukları ona huzur ve mutluluk getirmemiştir. Çünkü tüm bu göz alıcı gelişmeler her geçen gün daha çok dışa yönelmesine ve gün geçtikçe öz gerçeğinden, iç âleminden ve maneviyatından daha çok uzaklaşmasına neden olmuştur. Oysa insan için özüne ve iç âlemine yönelip kendini tanımak, yaratılış programından kaynaklanan değişmez bir gerekliliktir. Ebedî huzuru ve mutluluğu da bu yönelişi ve tanımayı ne kadar gerçekleştirdiğine bağlıdır; maddi gelişimine değil. İnsanın maddi varlığı ve dünya yaşamı gelip geçicidir. Gelip geçici olan ise, manevi varlığı ile ebedî ve ölümsüz olana huzur ve mutluluk veremez.

Bu roman, dış dünyaya yönelerek bir çıkış yolu arayan mutsuz bir kadının, huzur ve mutluluğu ancak iç âlemine ve özüne yönelerek bulabilme sürecini anlatan bir hayat hikayesidir. Kitapta gösterilen hedef, doğaüstü ve mucizevî bir nokta değildir; her şey olağan seyrindeyken, tüm acıların ve ıstırabın bittiği ruhsal dinginlik noktasıdır, yani huzurdur. Bu nokta hiç kimse için uzak değildir. Belki küçük bir yönelim farkı ve bir bakış açısı değişikliğinde gizlidir, kim bilir? Bunu öğrenmek için romanı okumak gerekir.

Kitaba Dair

Yayın Koordinatörü ve Editörü Erturan ELMAS'ın Önsözü

Kızı Asiye üç, oğlu Ümit altı aylıkken subay kocası şehit düşen genç bir kadın düşünün. Sonra da onun bir daha evlenmeden ve namusunu koruyarak hayat mücadelesi verdiğini hayal edin. Bu kutsal anne nice maddi-manevi zorluklar çekmiş ve çocuklarını büyütüp yetiştirebilmek için nice sıkıntılara katlanmıştır öyle değil mi?

Bu zorlu hayat mücadelesinin dram hâlini ise üniversite çağına gelmiş Asiye yaşayacaktır artık; çünkü o kutsal kadın kansere yenilmiş ve genç kız, askerî lise sınavlarını kazanan kardeşiyle beraber ortalıkta kalakalmıştır.

Sonrasında toyluktan kaynaklanan yanlış bir karar sonucu yanlış bir evlilik…

Ve Adin… Evliliği ne kadar yanlış da olsa genç kadını hayata bağlayan, güzeller güzeli biricik kız evlat…

Sevgiden yoksun bir yaşama, çekilen maddi sıkıntılara alkol ve aldatma eklenirse nasıl bir aile hayatı oluşur bir tahayyül edin.

Tüm bu süreçte kocasını alkolden koparıp onu Hak yoluna getirmeye çalışan, evinin maddi sıkıntılarına çareler arayıp bulan ve kızını büyütürken öksüz-yetim kardeşini de okutup evlendiren bir genç kadın… Asiye…

Ahlakı, fazileti, fedakârlığı, aile müessesesine olan saygısı onu bir sabır taşı abidesi hâline getirmiştir. Romandaki heyecan ve düşünsel zenginlikler tam burada başlıyor. Çünkü Asiye mizacına çok uygun olan ve iç dünyasına muhteşem güzellikler katan dinî bir akımla tanışmıştır: Tasavvuf.

Sonrasında sofilik yolunda ağır ve emin adımlarla yürürken irfan sahibi mürşitlerle tanışacak; Mekke, Kudüs gibi şehirlerde seyahat edecek; İslam’ın üçüncü kutsal şehri addettiği İstanbul’un sırlarına vakıf olacaktır.

Okuyucular bu eserde, çağdaş derviş Asiye’yle birlikte kutsal şehirlere yolculuk yaparken oldukça heyecanlanacak ve aynı zamanda dinî, tasavvufî konularda birçok bilgiye sahip olacaktır. Ayrıca atom çekirdeğinden galaksilere kadar birçok sırrın aydınlatıldığını görecektir.

Sade bir dille, yalın ve açık bir anlatımla, gerilim ve kültür öğeleri iyice harmanlanarak kaleme alınan bu romanın edebiyat dünyasında ses getireceği kuşkusuzdur.

~ Erturan Elmas ~

Romanın tanıtımı için 26. bölümden bir alıntı:

ÇEKİM YASASI

(Konu "The Secret" isimli kitapla ilgilidir, okumak için yukarıdaki link üzerine tıklayınız.)

 

1964 İstanbul doğumludur. Aslen Konyalıdır ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Şu anda İstanbul'da ikamet etmektedir. İlgi alanı tasavvuf olup, Sessiz Sözler ilk romanıdır. Hiç bir kuruluşun, siyasi görüşün, derneğin ya da benzerlerinin yakını, sempatizanı veya üyesi değildir. O, hayatında sadece kızı, gönlünde ise sadece alemlerin Rabbi ALLAH olan samimi bir Müslüman'dır. İnsanlığını, kulluğunu ve ahlakını örnek aldığı tek şahsiyet, alemlere rahmet  olduğu bildirilen Allah resulü ve nebisi Hz. Muhammed Mustafa  aleyhisselam'dır.

İlk romanı olan Sessiz Sözler'i, hiç bir ticari kaygı taşımadan sadece bir gönül işi addederek yazdığı için, ikinci basıma girmemiş ve dağıtımını ücretsiz olarak internetten e-kitap olarak bizzat yapmaya karar vermiştir. Ancak romanı revizyondan geçirmek üzere bir süre için yayından kaldırmıştır. İnşallah daha sonra e-kitap olarak ikinci sürümü de ücretsiz yayınlanacaktır.

Telif Hakkı

Romanın tüm hakları, yazarı Ayşegül Samur'a aittir.

.

AŞK

Aşk, İbrahim'dir; nefsinin en sevdiği İsmail'den bile vazgeçen. (Halil'i)

Aşk, Musa'dır; kırk yıl çöllerde kendi göremeyeceği bir hedefe kavmini taşıyan. (Kelim'i)
Aşk, İsa'dır; açtığı hakikatlerin diyetini kurban olarak ödeyeceğini bile bile yine de anlatan. (Kınalı Kuzu'su)
Aşk, Muhammed'dir; her nefeste “Ümmetim, Ümmetim!” diye yanıp tutuşan. (Habib'i)

Sessiz Sözler'in son satırları:
Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’a dünyada Melik olmayı teklif etmişlerdi, ama O, “Bir yanıma Ay’ı diğer yanıma Güneş’i koysanız, yine de davamdan vazgeçmem.” demişti. Önüne dünyayı serdikleri hâlde tamah etmeyen O gönüller sultanının davası neydi acaba? Miraç günü Rabbi O’na manevi âlemin saltanatını sunup: “İste, verilecek!” demişti, ama O kendi için hiçbir şey istemeyip: “Ümmetim, Ümmetim!” demişti.

Neydi bu dava, AŞK mıydı yoksa?

Davası aşk olmayanın sonu ne olur acaba?

.

Bir yazar olarak "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"  ile korunmaya alınmış bir takım haklara sahip olduğumun bilincindeyim. Bu hakların beni ilgilendiren maddelerini okuyucularımla paylaşmak isterim ki bu sayfada kitabımı veya düşüncelerimi yayınlama hakkımın en temel insani haklardan olduğu konusunda bir tereddüt yaşanmasın.

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A(III) sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

6 Nisan 1949 tarih ve 9119 Sayılı Bakanlar Kurulu ile "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin Resmi Gazete ile yayınlanması yayımdan sonra okullarda ve diğer eğitim müesseselerinde okutulması ve yorumlanması ve bu Beyanname hakkında radyo ve gazetelerde münasip neşriyatta bulunulması" kararlaştırılmıştır.

Bakanlar Kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmıştır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu:

İnsanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararası önlemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 18- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.

Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.

Çağdaş ve medenî bir birey olarak kendi yaşamımda başkalarının insanlık haklarına ve hukuki haklarına saygı gösterirken, aynı saygının bana da gösterilmesini beklemek en tabii hakkımdır. Bu sitede sadece kişisel düşüncelerimi paylaşıyorum. Fakat % 99'u Müslüman olan bir ülkede halkın inançlarına da saygılıyım. İslam'ın temel prensiplerine aykırı hiç bir görüşüm yoktur. Ancak katılmadığım bazı ilmi düşünceler olabilir ki insan hakları çerçevesinde olmak üzere herhangi bir düşünceye katılmak zorunda olmak gibi bir mecburiyetim de yoktur. Bir yazar olarak eleştirilerim olması çok doğaldır, ancak bu eleştiriler sadece fikirlerle ilgilidir, şahıslarla değil...

Allah'ın insanlara verdiği en tabii insani hakları (örneğin Bakara suresi 256. ayetteki "dinde zorlama yoktur" uyarısı gibi) dikkate almayanlar için, çağdaş ve medenî insanların tüm insanlara ayrım gözetmeksizin verdiği hakları da hatırlatmak istedim. Takdir okurlarındır.

ÖNEMLİ UYARI!

Değerli okurlar! Haddinden fazla sevip bağlanarak yücelttiğiniz veya obsesyona dönüştürdüğünüz, kaybetmekten ölesiye korkup çekindiğiniz, kutsallaştırıp dokunulmaz kılarak adeta putlaştırdığınız veya tabulaştırdığınız herhangi bir nesne; canlı ya da cansız bir kişi; maddi ya da manevi bir ideoloji; İslam'dan başka bir inanç, felsefi görüş veya doktrin varsa, bunları korumak için aşağıdaki kişisel düşüncelerimi içeren yazılarımı kesinlikle okumayınız! Çünkü bir yazar olarak Allah korkusu, Allah'tan gayrından korkmak korkusu ve Allah'ın rızası yerine kullarının rızasını gözetme hatasına düşme endişesi dışında düşüncelerimi sınırlayacak bu türden bağımlılıklarım, dokunulmaz kutsallarım, aşılamaz tabularım ya da sorgularsam çarpılırım, taş olurum, cehennemi boylarım gibi batıl inançlarım yoktur. Düşünsel sentezlerim de bu anlayışımı yansıtır. O nedenle belki de paylaştığım düşünceler sizin için uygun olmayabilir. Bu sayfanın adresi sadece Sessiz Sözler isimli romanımın kapağında ve Google arama motorunda kayıtlıdır. Bunun dışında herhangi bir sosyal paylaşım sitesinde veya benzerinde reklamı yapılmamaktadır, benim bilgim dışında yapılanlar müstesna! O nedenle bu sayfaya giren kişi, yapılan çekici bir reklamla veya bendenizin özel davetiyle ya da herhangi bir zorlamayla değil, kendi arzusu ve kişisel kararı ile girmiştir. Öncelikle bu noktanın altını önemle çizmek isterim. Dolayısıyla kişisel düşüncelerimi okuduktan sonra yukarıda belirttiğim konularla ilgili olarak yaşanacak fikir ayrılıklarından, sükut-u hayallerden, düşünsel depremlerden ve kayıplardan ve bunun sonucunda açığa çıkacak psikolojik-ruhsal çöküntü, karamsarlık, korku, panik, üzüntü, keder, öfke ve duygusal hezeyanlardan mesul tutulmak istemem. O nedenle okuyucuları peşinen uyararak insani vazifemi yapmak isterim. Okuyucular bu önemli uyarıdan sonra yine de yazılanları okumayı seçerlerse, açığa çıkacak sonuçlardan sadece kendileri mesuldürler. Okumaya karar verdikleri andan itibaren suçlama, şikayet, sızlanma ve söylenme haklarını kaybetmişlerdir. Lütfen daha ileri gitmeden tam bu noktada durup, sorumluluğu tamamen size ait olan seçiminizi uyarımı dikkate alıp düşünerek yapınız! Saygılarımla...

Ayşegül Samur

Romanımı Okuyan ve Köşe Yazılarımı Takip Eden Okurlarıma...

Değerli Sessiz Sözler okurları...

Bir kısmınız romanımı okuyarak bu sayfayı buldunuz büyük ihtimalle... Bir kısmınız da eskiden beri beni okuyanlardır. Yayınevinin dağıtım yaptığı satış noktaları dışında pazarlamacı bir dostum sayesinde benim bilmediğim pek çok yerde satış yapıldı ve basılanlar tükendi hemen hemen.

O kitapla bir hareket başlatmıştım, bunu diğer kitaplarımda geliştirerek devam edecektim. Okurlarımı bir şuur noktasından alıp huzura kavuşacakları diğer bir şuur noktasına taşımaktı niyetim. Ancak bunu kitap yazarak yapamayacağımı gördüm.
http://www.sessizsozler.org/sayfa9.htm

Güncel...

Lütfen bu sayfanın adresini herkesle paylaşmayınız! Sayfanın reklamı yapılsın istemiyorum, sadece nasibi olan ulaşsın. Her bilgi herkes için değildir. A.S.

.

Bana istediğiniz suçlamayı yapabilirsiniz, istediğiniz hakareti edebiliriniz. Hiiiç etkilenmem, hatta kılım kıpırdamaz. Neden biliyor musunuz? Yakıştırdığınız o sıfat bende varsa aldırırım, yoksa vız gelir tırıs gider.

Pek çok kez güzellikle ve ilmi deliller getirerek uyardığım halde inat ve ısrarla anlaşılmaz fikirler beyan edip kafa karıştırıyorsunuz. Bak güzel bir yazı yazmışsınız ama geldim iki kelimeye takıldım. Niye biliyor musunuz? O iki kelime altında öyle derin bir mesele yatıyor ki buna göz yummak imkansız! Sorularım basit, ben hala o soruların cevaplanmasını bekliyorum. Büyük ihtimalle ilim sahipleri de bekliyor. Gerçi kimileri sizin o iki kelimenizde yatan anlamı anlamadıkları gibi, büyük ihtimalle benim ne dediğimi de anlamıyorlar ama siz gayet iyi anlıyorsunuz bence... Boş insanlar değilsiniz, ilminiz yeterli anlamaya... Zaten boş adamların görüşlerini ciddiye alıp da bu sayfaya taşımam bile...

Çözümsüzlükte ısrar eden ben miyim? El insaf! 2004 yılından beri ciddi şekilde karşı çıktığım görüşleriniz var. Sekiz yıl çözüm üretmek için gayet uzun bir süreydi. Tolerans açısından da yeterli bir süreydi. Ancak bence siz beni pek kale almıyordunuz, hala böyle bir hata içindesiniz görebildiğim kadarıyla. Eğer biri size ilmi bir itirazda bulunuyorsa, bu itiraz havadan gelmemiştir; durup bir "nerden geldi, neden geldi, ne diyor?" diye düşünmek de ilim sahiplerinin bakışı olmalıdır. Çıkarır o eski tarihli yazılarımı yayınlarım, bakın adı bile aklımda. "Nas suresi ve La ilahe illallah açıklaması" diye... Eski okurlarım çok iyi hatırlar bu başlığı... Ancak her ne kadar içime sinmeyen değerlendirmeleriniz olsa da bu konuyu enine boyuna inceleyebilmek için ilmi olarak yeterli potansiyele sahip değildim o vakitler. Fakat bugün geriye dönüp baktığımda o gün bile çok isabetli noktalara değinmiş olduğumu görüyorum. Ama bugün kim gelirse gelsin, her platformda bu meseleyi artısı ve eksisi ile irdeyebilecek ilmi yeterliliğe eriştirdi çok şükür Allah'ım. Şimdi top sizde!

Vahdet-i Vücud meselesine topyekun karşı değilim. Elbette ki gerçek vücud da gölgesi de tektir. Ancak eğer Allah zatını varlık alanına çekerseniz, HU'yu gölge vücudda yok etmeye kalkışırsanız, bunu kabul etmem imkansız. "Biz bunu yapmıyoruz" derseniz, o zaman sorarım; "Şuhud-u zat yaşamı derken ne demek istediniz o halde?" diye... ???! Açıklayın cancağızım; soru açık, cevap da bir o kadar açık olabilir.

Kuran'dan bir ayeti, Allah Resulünün bir hadisini ve Hz. Ali'nin oğluna nasihatini baş köşeye alayım şöyle ki laf ebeleri okusun!

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir. (Maide, 54)

- Ahir zamanda yaygınlaşan bu büyük fitnenin karşısında, Resulullah’ın müjdesiyle kıyamete dek Hak üzere dimdik ayakta duracak, Tevhid akidesini koruyacak, sürekli bir topluluk var olacaktır. Ve bunlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Kıyamet gelinceye kadar, kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar, onlara asla zarar veremeyecektir. (Ebu Davud, Sünen, Fiten, İbn Mace, Sünen, Fiten 9)

- Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz, lakin vatanınıza, milletinize ve dininize fenalık edenleri affetmeyiniz. (Hz. Ali)

- Haklı olduğun yerde korkma, yardımcın Allah'tır. (Hz. Ali)

Polemikle, kınamayla, korkutmayla kuzular susturulup boyun bükerler Ayşegül Samur değil! Kol kola girip destekleşin, ben de Allah'ıma dayandım. Bakalım kimin dayandığı daha sağlam!

Sadece aklını kullanan bir Müslüman'ım. Onu kullanmayanların niye kullanmadığını biliyorum, ama bu sebep beni hiç ilgilendirmiyor. Birilerinin aklını kullanmama tercihi varsa, bu sadece onları ilgilendirir, geneli ve beni bağlamaz. Öyle büyük iddialarla falan çıkmadım ortaya. Bazı kişilerin ulu orta tuhaf açıklamaları var, benim de anlaşılamaz bu açıklamalarla ilgili bazı sorularım var (o sorular bugünkü yazımda da var), onlara cevap istiyorum. İşimize gelince "sorgulayalım", işimize gelmeyince "sorgulamayalım" olmaz. Lafazanlık ya da laf cambazlığı da bir cevap değildir. Ama ilim bir cevaptır. İlimle sorulan sorulara ilimle cevap verilir. "Sessizliği" de kimileri gibi olgunluk değil, verecek yeterli bir cevap bulamamak olarak yorumluyorum. Meseleye kimin nereden baktığı önemli! Söylenen sözlerin altından kalkılamıyorsa, söylenmemelidir. Ve lütfen bir kere de ilmi bir soruma şahsıma çamur atmadan Âdem gibi aklı başında ilmi bir cevap verin ki sizi ciddiye alalım! İlminiz ve olgunluğunuz önünde hürmetle eğilelim. Ciddi ilim adamları böyle yapar zira! Zorla saydırmak olmaz, o saygı hal ile kazanılır. İşte size fırsat!

İkileme düşen akıldan nasipsiz cahil, hem küfre arka çıkar, yardım eder; hem de kıbleye(?) dönüp secde ederek(!?) Allah'tan meded umar.

* Allah, size kendinizden bir misâl verdi: Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde elleriniz altındaki kölelerinizden ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur, aranızda birbirinizi saydığınız gibi, onları da sayar mısınız? İşte biz, düşünecek bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz. * Fakat zulmedenler, bilgisizce hevalarına uydular. Artık Allah'ın şaşırdığını kim yola getirebilir? Onların yardımcıları da yoktur. * O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. * Başkasından geçerek hep O'na gönül verin ve O'ndan sakının. Namaza devam edin ve müşrilerden olmayın. * O müşriklerden (olmayın ki) onlar, dinlerini ayırıp öbek öbek olmuşlardır. Her grup kendilerindekine güvenmektedir. * Bununla beraber insanlara bir keder dokunduğu zaman her şeyden geçerek Rablerine yalvarır, dua ederler; sonra tarafından bir rahmet tattırıverdiği zaman da bakarsın onlardan bir kısmı tutar, O Rablerine ortak koşarlar. * Bunu da kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmek için yaparlar. Haydi geçinedurun bakalım, yakında bileceksiniz. (Rum suresi, 28-34)

(Bakın hep açıkça anlaşılacak ayetlerle konuşuyorum, tevil falan yapmıyorum. Siz de ayetlerden delillerinizi alıp gelin, başımızla beraber!)

2011 yılında yazdığım yazıyı yeniden baş sayfaya almak vacip oldu. Çünkü madem "şuhudu zattan bahsetmek, deccali bir sözdür" dedik, onun ne olduğunu izah etmiş olalım.

İSA ve ANTİ İSA (DECCAL)

http://www.sessizsozler.org/sayfa12.htm

(Ayrıca, "Adem ve İblis'in Yılan Hikayesi" isimli yazımda da ayrıntısıyla bu mertebeleri açıkladım)

Dedim ki kendi kendime "nereden uyduruyorlar acaba bu şuhud-u zat meselesini?" Bunu başka söyleyen var mı ve nasıl mümkün olabilir? Ve biraz araştırdım ve bazı veriler elde ettim.

Ahad ve Samed isimlerinin tezahürü zati tezahür olarak bilinir genelde... Ancak bu isimlerin tezahürüyle açığa çıkan hiçliktir. Bunun alt mertebesi üst mertebesi falan olmaz. Az hiç, orta hiç, çok hiç mi diyeceksiniz? Fark, bu yokluğa eriştikten sonra değerlendirebildiğin sıfat ve esma yönündendir. Kapasiten nedir anlamında... O sebeple Hz. Muhammed (a.s.) Makam-ı Mahmud'un sahibi olacaktır. Yaşarken olamamıştır, ahiret yaşamında olacaktır. Çünkü dünya yaşamı insanı kayda sokar, hamdı hakkıyla yapamaz.

"Sana özgü bir davranış olarak, gecenin bir kısmında, o Kur'an'la meşgul olmak üzere uyanık ol/uykudan uyan. Böylece umulur ki Rabbinin seni Makamı Mahmud olarak baas eder." (İsra Suresi 79)

Baas eder demek, ölüm ötesinde demektir. Orada bu makamın "sadece kendine ait olacağını" da bizzat Hz. Resulullah söylemiştir. O halde nasıl olur da başkası, mesela "İnsan-ı Kamiller" o makama erişebilir? Çünkü bu iddia da var, az sonra sizin beyanınızdan kopyalayacağım efendiler.

"Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah'ı an ve "Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir." de." (Kehf, 24)

Bu ayette de henüz erişilmemiş bir makamdan söz ediliyor! Ki O, Makam-ı Mahmud'dur.

Bakın "Nokta'nın Sonsuzluğu" isimli eserinde Lütfi Filiz ne demiş?

"Sûrete bakmak, "ilm-i şûhud"dur, "zâti şûhud" değildir. Onun sûrette olduğunu ilmen biliyoruz çünkü, "zât" bilinir, görülmez. Bu görünmeyen ve mânâ olduğu anlaşılan gerçeğin bir diğer adı da "gönül"dür."

Eh, aklın yolu birdir!

Ahad ve Samed, Allah'ın zatına ait vasıflarıdır (sıfatlardır). Ancak bu tarifi dahi Allah yapmıştır. Hiç kimse Ahad ve Samed isimlerinin tecellisine uğrayıp da bu noktaya dair (Hakikat-i Ahmediye- Ahadiyet) bir tarif yapamaz, çünkü aklı hiçleşir. Aklın ötesinde akıl ne gezer ki o makama dair bir tarif yapsın?

Enes b. Malik’den şöyle rivayet edilmiştir. Hayber’deki bazı Yahudiler Rasulullah’a gelerek şöyle dediler: “Ey Ebu’l Kasım! Allah, melekleri nurdan, Adem’i kokmuş çamurdan, İblis’i ateşten, göğü dumandan ve yeryüzünü su köpüğünden yaratmıştır. Peki Rabbinin kendi mahiyeti nedir?” Rasulullah onların bu sorusuna cevap vermedi. Bu sırada Cebrail gelerek, “Ey Muhammed (s.a) ! Onlara de ki, "kul hüvellahu ehad…” dedi.

Cebrail bildiriyor, Allah resulü şahit olduğu bir hakikati bildirmiyor. Dikkatinizi çektiyse, Resulullah cevaplamıyor önce...

Bak efendi, senin öğretmeninle bir diyalogunu buldum bir kitapta, kaydedilmiş. Sormuşsun: "Vahdet-i Şuhûd ile Şuhûdu Zat arasındaki fark nedir?" diye. Sana cevap olarak, Şuhûd-u Zat mertebesinin zamanın İnsan-ı Kamili mertebesi olduğu cevabını vermiş. Bana göre hatalı bir tanım da olsa, "şuhud-u zat" tanımıyla kastettiği Makam-ı Mahmud ise, O yalnız Hz. Muhammed (a.s.)'a aittir, bu Allah resulünün kendi beyanıdır. O halde bu cevabıyla neyi kastettiğini yalnız Allah bilir!

İbn-i Abbas (ra) rivâyet etmiştir ki; Allah Resûlü (a.s.) bu makamın bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak tarafından şöyle bildirildiğini beyan buyurur: “O öyle bir makam ki, bu makamda öncekiler de, sonrakiler de sana teşekkür ederler, sana minnettâr olurlar. Sen şerefçe bütün yaratılmışların üstünde olursun, istersin verilir, şefaat edersin şefaatin makbul olur. Senin sancağının altında olmadık hiç kimse kalmaz.

Ka’b bin Mâlik (ra) rivâyet etmiştir ki; Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: “Allah insanları diriltecek; bana da yeşil bir elbîse giydirecek. Ondan sonra Allah ne söylememi isterse söyleyeceğim. İşte Makam-ı Mahmud bu makamdır.

"Ben, kıyamet gününde Âdem oğullarının efendisiyim, ama bu övünmeyi gerektirmez. O gün elimde Hamd sancağı bulunacak, ama bu da övülmeyi gerektirmez. O gün gerek Âdem, gerek diğer bütün nebiler benim sancağımın altına sığınacaklardır." (Tirmizî, Menakib,1).

Bu hadislerde bu makamı başkasıyla paylaşacağına dair bir işaret var mı? YOK!

Kuran'da bahsedilen Makam-ı Mahmud'un henüz erişilmeyen bir makam olduğunu okuyan bazıları, bunun üzerinde tevil yollu yorumlar yapmaya kalkışıyorlar. İsa'nın yeniden gelişi meselesi gibi, sanki Hz. Muhammed (a.s.) yeniden gelecek de İnsan-ı Kamiller yoluyla Makam-ı Mahmud'a erişecek gibi imalar... Sıkıntınızın ve karın ağrınızın arkasında yatan nedeni de çok iyi biliyorum! Ancak Muhammedî olmakla Makam-ı Mahmud'u karıştırmayın. Biri dünyadaki makamıdır, diğeri ahiretteki. Dünyadaki mertebeden az veya çok nasibiniz olsa da ahirettekinden kimseye pay yok, hiç heveslenmeyin! Bakın hadislerde açıkça KIYAMET GÜNÜ tanımı vardır. Ayette de BAAS olma tanımı vardır. İsteseniz de oraya buraya zor çekersiniz bu tanımları canlarım. Çok farklı yorumlara girmeniz gerekir ki içinden çıkamazsınız onun.

Allah da Kuran-ı Kerim'de bu makamın sadece Hz. Muhammed (a.s.)'a özgü olduğunu ve yalnız O'na verileceğini açıkça beyan etmiştir.

"Sana özgü bir davranış olarak, gecenin bir kısmında, o Kur'an'la meşgul olmak üzere uyanık ol/uykudan uyan. Böylece umulur ki Rabbinin seni Makamı Mahmud olarak baas eder." (İsra Suresi 79)

Neyse, sonra şu soruyu sormuşsun hocana: "Hakikati Ahmediyet makamını izhar eden bir birimin ilmi ne yönlüdür?" Bu soruna cevap olarak da: "Hakikatı Ahmediye izhar edilmez!" demiş ve üzerine basarak kesin bir ifade ile iki kez tekrar etmiş.

Bunu diyen öğretmenin, ben değilim. Bu da "zatın ahadiyetiyle zuhurunun idraki mümkün değil" anlamına gelir, eğer yeterli ilmin varsa bunun ne demek olduğunu anlarsın.

Bence "şuhudu zat" kavramı yanlıştır. Lütfi Filiz'in de üzerine basarak söylediği gibi... Ve açık söylemek gerekirse, ben hiç bir yerde böyle bir kavrama rastlamadım, sizin beyanlarınız hariç! Ahirette verilecek Makam-ı Mahmud kavramı vardır (bazı kişiler belki bunu kasıtla zati seyir demiş olabilirler), ama bu da "sıfat ve esmayı değerlendirme kapasitesine" işaret eder, "zatın zuhuruna veya seyrine değil"... Ki Abdülkadir Geylani de "İlim, rüyettir" demiştir. Kastettiği "sıfat ve esma seyri"dir. Çünkü "ilim, aslında esma seyridir, ilim sıfatı yönlü esma seyri." İlim sıfatı yönlü esma seyri en kamil anlamda Kuran'dır ve bu da bir nevi hamd anlamına gelir. Buna da Kehf suresi 1. ayette işaret edilmiştir. Fakat yine de O hamdı yalnız kendine has kılmıştır Allah. En azından İhlas suresi Hz. Resulullah'ın idrakine dayalı olarak inzal olmamıştır, olamazdı!

* Hamd, o Allah'a mahsustur ki kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. * Dosdoğru da. Katından gelecek şiddetli azaba karşı (insanları) uyarsın ve yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelesin. * Onlar orada sürekli kalacaklardır. * Ve "Allah çocuk edindi" diyenleri de uyarsın. * Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar. (Kehf, 1-5)

Kurban olduğum rabbim, istismar edilebilecek bir açık kapı bırakıyor mu? Şu ifadelere bir bakınız! bir de hadis var:

Kim Kehf Sûresinin evvelinden 10 ayeti hıfzederse Deccal’den korunur” ve “Kim Kehf Sûresinin evvelinden ve ahirinden 10 ar ayet okursa Deccal’ın fitnesinden korunur.

Peki, hal böyleyken şuhud-u zat yaşamı (zati seyir) ne demek Allah'ınızı severseniz? Açıklayın şunu bir hele herkese ki bilmediğimizi öğrenelim!

Ha, bir de eliniz değmişken şu YENİLENMEK'ten kastınız nedir daha açık anlatın biz Müslümanlara lütfen! Yeni bir nebi mi geldi, yeni bir şeriat mı var (olmayan helal-haramlar ürettiğinize göre), yeni bir mertebe mi müşahede edildi? (kimsenin mahiyetini bilmediği şuhudu zattan söz ettiğinize göre) Dünü bırakmamız gerekiyormuş ya, bugün yeni ne var alınacak? Her soruma "dünle olmaz, bugünle" diye cevap verdiğinize ve biz de bir türlü ne demek istediğinizi anlayamadığımıza göre, bunu açmanız ve netleştirmeniz gerekiyor. Açık olun efendiler, biz adam yemeyiz. Varsa bir iddianız, Müslümanlar hep bir araya gelip değerlendirelim bunu, çekinmeyin, söyleyin hele! Eveleyip gevelemeye gerek yok. Bakın geçmişte bu iddia ile ortaya çıkan zatlar her daim çok cesur olmuştur, Allah'tan gayrından korkmamışlardır. Korkak kişiye hiç inanamayız, çünkü bu tür iddiaların sahipleri öncelikle cesaretleriyle kendilerini belli ederler. Önce o cesareti bir görelim! Buyurun, söz sizin!

Aslında haklarını vermek gerekir ki bu memlekette bu efendilerle herhangi bir ilmi tartışmaya girecek kabiliyette kişi sayısı otuzu-kırkı geçmez. Ne var ki o otuzun-kırkın içinde bu hatun da var.

Neyse, madem bu kadarını yazdık, oldu olacak Kehf suresi son 10 ayeti de yazalım bari, efendimizin nasihatine istinaden:

* Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki! * Onlar ki, beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı. * O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık. * De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi? * Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı. * İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik altında yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız. * İşte böyle, onların cezaları cehennemdir. Çünkü inkâr etmişler ve benim âyetlerimi, resullerimi alaya almışlardır. * İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için Firdevs cennetleri konak olmuştur. * İçlerinde ebedî olarak kalacaklar, oradan hiç ayrılmak istemeyeceklerdir. * Bu hatırlatma ve uyarmayı yeterli görmeyip de daha fazla açıklama isteyenlere karşı ey Muhammed! * Deki: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile." * De ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh (İlahun vahid..?) olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin." (Kehf, 100-110)

Son olarak Mevdudi'nin "Tefhimü’l-Kur’an" isimli tefsirinden İhlas suresiyle ilgili bir alıntıyla bitiriyorum.

Surenin nüzulü hakkında yukarıda zikredilen rivayetler göz önüne alınırsa, Resulullah’ın Tevhide davet etmeye başladığı dönemde insanların kafasındaki ilahi düşüncenin nasıl olduğu anlaşılır. Putperest müşriklerin taptığı ağaçtan, taştan, altından, gümüşten vb. çeşitli ilahlar şekil, suret ve cisim sahibi idiler. Tanrı ve tanrıçalarında üreme vardı. Hiç bir tanrıça kocasız değildi. Hiçbir tanrı da karısız değildi. Onların sözde yemeye, içmeye de ihtiyaçları vardı. Onlara tapanlar bu nedenle tanrılarına yeme, içme imkânı sağlıyorlardı. Müşriklerin büyük bir bölümü, Allah’ın insan şeklinde insanların arasına geleceğine de kail idiler. Bazıları O’nun temsilcisi durumundaydılar. Hıristiyanlar, bir Allah’a inandıklarını iddia etseler de inandıkları tanrının en azından bir oğlu vardı. Oğlu ile baba arasında Ruhu’l Kudüs’ün de önemli bir yeri vardı; hatta tanrının anası ve kaynanası da vardı. Yahudilerin de bir Allah’a inandıklarını iddia etmeleri boşunadır. Çünkü inandıkları ilah, maddi cismanilikten ve insani sıfatlardan uzak değildi. Mesela yürürdü. İnsani şekilde gelirdi. Kendi kulları ile güreş de yapardı. En az bir adet oğul’un (Uzeyr) babasıydı. (Tevbe, 30) Bu dini grubun dışında Mecusiler ateşe taparlardı. Sabiiler de yıldızlara taparlardı. Bu şartlarda, Rasulullah insanları “vahdehu la şerikeleh”e (Tek ilah sadece O'dur (Hu), ortağı da yoktur) inanmaya çağırınca, doğal olarak zihinlerine, bütün mabudların terk edilerek bir olduğuna inanılacak Rabbin nasıl bir şey olduğu sorusu gelmişti. Kur’an-ı Mecid’in icazıdır ki, onların bu sorularına karşı birkaç kelime ile Allah’ın zatı hakkında öyle bir tasavvur verilmiştir ki, bütün müşrik düşüncelerin kökü kazınmıştır. Mahlukatın sıfatlarından hiçbir sıfatın O’nun zâtına karışmasına bir mahal bırakılmamıştır. (Tefhimü’l-Kur’an, Mevdudi)

Bütün uyarılar ve paylaşımlar aklını kullananlar içindir, gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Az kaldı, hep birlikte gidip göreceğiz nasılsa!

"Haydi geçinedurun bakalım, yakında bileceksiniz." (Rum, 34)

Not: Bir okurum, "Yakmış viran eylemişsin abla! İlk kez seni böyle gördüm!.. Diyorum ki bazen; ablamın tepesi attı mı, bekle gelir inciler, diye.." demiş. Bu mübarekler gelip gidip benim bam telime basmaya devam ederlerse daha neler gelir Allah bilir! İşin doğrusu ben de kendimi hiç böyle görmemiştim. Vardır bir hikmeti. Fakat yine de kızmak iyi bir şey değildir. Kızgın kafadan ilim çıkmaz! Kızarsan, beyin aşırı hormon salgısından hasar görür ve düşünemez hale gelirsin. Allah'ın sevmediği bir şeye karşı takınılan celali tavır başka (Maide, 54), kızmak başka şey cancağızım. Eğer kızsaydım, ağzım dilim bağlanır kalırdı ve okuduklarınızdan hiç bir şey anlamazdınız. Fakat herkes ne yazdığımı gayet güzel anlıyor bence! Anlamazdan gelseler de! Lakin keşke bizim Türk bilgisayar yazılımcıları bize özgü bir "terlik atma ifadesi" yapsalar. Ne iyi olurdu şuradan bir iki kişiye "kendinize gelin efendiler" diyerek iki sanal terlik yollasaydım! Hayır hayır, gül atmak falan gelmiyor içimden, ne yalan söyleyeyim terlik atasım var!

Saidi Nursi'nin Vahdet-i Vücud Hakkındaki Görüşü

http://www.sessizsozler.org/sayfa13.htm

(Dili Osmanlıca olduğundan ağırdır, ama anlayan anlar)

Ey Müslümanlar! Her söylenene baş sallayan kuzular değiliz biz! İNSANIZ! Hani şu Allah'ın akıl gibi bir melekeyle bezeyip yeryüzünde HALİFE seçtiği ve kalbini de imanla süslediği İNSAN!

"Şuhud-u Zat yaşamı"(!)ndan söz eden kendini bilmez! AĞZINDAN ÇIKANI KULAĞIN İŞİTİYOR MU SENİN? Belli ki işitmiyor! Bu dediğini sadece DECCAL iddia edecektir, şeytan zaten dünden beri bu iddiada. Peki, sen kimin adına konuşuyorsun? Çıkar ağzından baklayı da hepimiz öğrenelim neyle yüz yüze olduğumuzu?

Şuhud-u Zat, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud'un üzerinde bir anlayışmış, Allah bilir böyle bir anlayışı nereden uydurduğunu artık? Herkes bilir ki Muhiddin-i Arabi Vahdet-i Vücut anlayışını savunurdu ve "Sizin ilahınız benim ayağım altındadır" sözünden dolayı katledilmiştir. Keşke bu beyanında ısrar etmeseydi. "Allah bir ilah değildir" sözü ile "Sizin ilahınız benim ayağım altındadır" sözü aynı anlama gelir, bunu mutlaka biliyorsundur. Bugüne dek ben de yazmamıştım, ama bu böyledir. Yani iki görüş de Vahdet-i Vücut anlayışından kaynaklanır. O halde sen hangi görüşten söz ediyorsun "şuhud-u zat" derken? Biz senin "Allah bir ilah değildir" sözünü savunduğunu düşünüyorduk ve bu görüş de Vahdet-i Vücut anlayışıdır. Bu "Şuhudu zat" da neyin nesi, bir açıkla da İslam alemi topyekun öğrensin. (Not: Arabi'ye pek bir hayransın ama "Kişi sevdiğiyle beraberdir" derler, dikkat et de seni de aynı akıbete uğratmasın Allah ve mele-i âlâsı! (?) )

Arabi hemen hemen tüm kitaplarını okuduğum ve kendisinden çok şey öğrendiğim biridir. Hatta tasavvufa ilk Arabi'nin kitaplarını okuyarak başladım. Ancak bu görüşü hatalıdır! Fakat senin kadar ileri gitmemiş ve açık açık "Şuhudu zat yaşamı"ndan söz etmemiştir. Ömrümde böyle bir haddi aşma ne işittim ne gördüm! Ahali de iki seferdir (ilkinde de uyarmıştım) saf saf okuyor bu sözleri ve tık yok! Cahillik başa bela! Biri çıkmış "Şuhudu zat yaşamı"ndan söz ediyor, ahali kıyamette gelecek bir deccal bekliyor!?! Kim kimin ne dediğini anlıyorsa ya da söyleyen ağzından çıkanı kulağı işitiyorsa, yeminle ben adımı değiştiririm!

Bak hazret! Tüm uyarmalarıma rağmen inat ve ısrarla bu batıl görüşü savunmaya devam ediyorsun. Neyi savunuyorsun, kimsenin bilmediği bir makama geldin de orada vakıf olduğun bir hakikati mi? Allah Resulünün ve Hz. Ali'nin bile bilmediği bir makama mı ulaştın? Yoksa O iki zat adına konuşmak için Allah'tan bir yetki mi aldın? Hz. Muhammed (a.s.)'ın iddia etmediği bir yaşamdan söz etme yetkisini kim verdi sana, kimin adına konuşuyorsun? Gerek Hz. Muhammed (a.s.)'ın, gerek Hz. Ali'nin bu konudaki fikirlerini kaynak göstererek yazdım.

Hz. Muhammed (a.s.): "Allah'ım! Hoşnutsuzluğundan rızana; cezalandırmandan bağışlamana; SENDEN SANA Sığınırım!. Senin kendine olan senân gibi (zatını tanımladığın gibi) senâ etmekten (tarif ederek(?) övmekten) aczimi itiraf ederim."

Hz. Musa (a.s.): Daha sonra Rabbi dağa (akl-ı küll'e) tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen sübhansın" (seni tenzih ederim), "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi." (Araf suresi/143)

Hz. İsa (a.s.): Ve Allah demişti ki: "Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara: 'Beni (akl-ı küll'ü) ve annemi (nefs-i küll'ü), Allah'tan başka iki tanrı (ilah) edinin' dedin?". "Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı (bilincinde olduğum şeyi)  bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı (zatına olan bilgini yani gaybı) bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!". (Maide, 116)

Hz. Ali (r.a.): "Tasavvur edilen her şey O'nun tersinedir. Zatı ve özü bilinen, ilâh olamaz. O, delil ile kendine delâlet eden, bilgi ile kendine ulaştıran ilâhtır." (Kaynak: El-İhticac/Hz. Ali'nin hutbesinden)

Yukarıdaki Ulül-azm zatların söylemediği ve bilmediği neyi biliyorsun?

Benim kalbim bozulmaya başladı yavaş yavaş ve hakkınızdaki "bilmeden hata ediyorlar" gibisinden tüm hüsn-ü zanlarımı yitirmek üzereyim haberiniz olsun. Hani şu "dünle bugün" falan derken ne demek istiyorsunuz siz? Çıkarın ağzınızdan şu baklayı, eveleyip gevelemeyin artık! Hz. Muhammed (a.s.)'ın ulaştığının da fevkinde yepyeni bir mertebe mi keşfettiniz? Nedir bu "şuhud-u zat (zatın seyri)" mertebesi? Dökün içinizi artık ki siz de rahatlayın, Ümmet-i Muhammed de.

Bin kere anlattık ve KURAN'dan ayetleri örnek vererek, "ilah" demek, alemlerden Gani olup, künhüne vakıf olunamayan Allah zatıdır. Gerçek varlık Allah'ın zatıdır, aynadaki görüntü gerçek varlık değildir, sadece bir hayaldir. Ayna, aynada görünen olamaz. Çünkü ayna, aynada görüneni kapsayamaz diye... Bir resme bakıp ressama dair bir fikrin oluşur belki, ama resim ressamın kendi değildir. Sanat, sanatçının vasıflarını ve özelliklerini yansıtsa da sanatçının kendi değildir. Ve bunların da fevkinde olarak Kuran'da İhlas suresinde "eşi, benzeri, misli ve dengi olmadığı" da açıkça beyan edilen HU'yu (zatı) ihata eden, kapsayan nasıl bir yaşamdan söz ediyorsun ki "şuhudu zat yaşamı" diyorsun? Şaşırmışsın sen! Hayal içindeki hayallerle aklın karışmış iyice senin belli ki. Hiç kelime oyunları yapma! "Şuhudu zat yaşamı" demek, "zat olarak seyretmek" demektir. Bu sözün yeter de artar ne demek istediğini anlatmaya! Ahadiyet ve Samediyet dahi SIFATIDIR. Bunun üzerinde nereyi gördün ya da biliyorsun ki "şuhud-u zat" vesaire diyorsun? Bak ayetlerde Musa (a.s.)'ın, İsa (a.s.)'ın idrakine binaen tevbelerini ve Hz. Muhammed (a.s.)'ın da meşhur tevbe ve ikrarını yazdık. Var mı onların içinde senin iddiana dair herhangi bir işaret? Eğer herhangi bir kul "zat olarak seyrediyor" dersek bu açıkça KÜFÜRDÜR! Aksini iddia eden aklını kaybetmiş demektir. Kimsin sen ki zatın yaşamına sahip olduğunu ya da olabilecek biri olduğunu iddia ediyorsun? Bu düşüncede ısrar etmek, şeytana ve Deccal'e hizmet etmektir, farkında mısın? Farkında olduğunu hiç sanmıyorum!

Bak açık açık soruyorum Müslümanların önünde sana: Vahdet-i Vücud görüşünü savunanlar, "Allah bir ilah değildir" ya da bu anlama gelen bir anlayıştadırlar. Vahdet-i Şuhut görüşündekiler de "Hu (O zat) tek ilahtır" anlayışındadır. Peki, sen "Şuhud-u Zat yaşamı" derken ne demek istiyorsun? Herkesi solladın geçtin, orada ne buldun anlat hepimize?

Allah'ın zatını, kendi sıfat ve manasıyla yarattığı hayal aynasında yok ettin, "bravo" dedik sana! "Herkes böyle bir ilmi maharet ortaya koyamazdı, her kişiye nasip etmezdi Allah böyle bir ilmi(!)! Mübarek olsun o ilim sana!" dedik. Ama şimdi daha da ileri gidip bambaşka bir iddiadasın! Fakat ne dediğinden de haberin yok ya da ne dediğinden haberin var ama açıklamaya cesaretin yok.

"Allah, şöyle bir misal vermiştir: Bir adam ve birtakım ortakları var, hırçın hırçın çekişip duruyorlar. Bir de yalnız bir kişiye bağlı selamet içinde olan bir adam var. Bu ikisinin hali hiç bir olur mu? Hamd yalnız Allah'a mahsustur, fakat pek çokları bilmezler." (Zümer, 29)

Kuran okumasını bilmiyorsan öğren! O mertebeyi ihata edecek bir yaratılmış yoktur, o sebeple hamd yalnız Allah'a mahsustur. Lâ ilahe illa HU! Bak, "Lâ ilahe illa Allah" demedim avam gibi... Sen gidip bir elini yüzünü yıka ki açılıp KENDİNE GEL! Aksi halde seninle ilmen mücadele her Müslüman'a farzdır, tâ ki iddiandan vazgeçesin! Mücadele etmeyen de bu küfre ortaktır!

Sen buralarda ahaliyi karşına oturtup ileri geri konuşmaya devam ederken bizim dönüp gitmemiz Hak ve Rahmani bir yaklaşım değildir sanıyorum. Bunu bir düşünüp Mü'minlerle istişare etmekte fayda var. Mesele tasavvuftan falan çıktı, farklı mecralara doğru gidiyor zira!

Yahudilerin inancında Mesih-Anti Mesih (Deccal) vardır. Hıristiyanların inancında da İsa-Anti İsa (Deccal) vardır. Bu iki zıt mertebenin hangi nokta olduğunu ve tüm inceliklerini ayrıntılarıyla 2011 yılı yazılarımda açıkladım. Artık aklı olan "Şuhud-u Zat Yaşamı" diyen haddini bilmezin ne demek istediğini anlar! Bir de henüz yolun yarısı bile olmayan o tehlikeli suların Hz. Muhammed (a.s.)'ın yaşamı olduğunu iddia ediyor. O'nun yaşadığı hakikat hakkında fikir yürütmek kimin ne haddine! Acaba bırak oraya ulaşmayı, bu anlayışla o mertebeyi hayal edebilir misin? Hani Arabi, "Sizin ilahınız benim ayağımın altındadır" diyor ya, işte senin ilmi anlayışın da efendim Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselatu vesselam'ın ayağının altındadır! İdrak edebildin mi o ilmi ve mertebeyi?

Hz. Ali:

- Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz, lakin vatanınıza, milletinize ve dininize fenalık edenleri affetmeyiniz.

- Haklı olduğun yerde korkma, yardımcın Allah'tır.

Dünyada hiç bir ilişki veya hiç bir alışveriş ya da hiç bir sevda veyahut hiç bir çıkar hesabı, böyle bir küfrün arkasında durmayı hoş gösteremez, mazereti olamaz. Allah'ın rızası uğruna vazgeçilmeyecek hiç bir şey yoktur bu dünyada! Bu hazrete -belki de hüsn-ü niyetle- "geniş bir çevresi var, üç kişiye daha Allah'ı anlatır" diye müsamaha gösteriliyor olabilir. Ancak dikkat edin de o üç beş kişi iman etmek şöyle dursun, Allah'ı inkar eder duruma gelmesin maazallah! Aza kanaat etmeyen çoktan da olur. Bu sözüm de hala bu hazreti uyarmayan öğretmenine bir mesajdı! Eğer o da aynı fikirdeyse o başka tabii! Yukarıdaki hitabım onu da kapsıyor demektir! "Balık baştan kokar" der geçerim. (Keşke pek çok yönden gelen uyarılar zamanında değerlendirilseydi de bu kadar açık konuşmak zorunda kalınmasaydı!)

Aklın tüm fonksiyonlarını kullanabildiği performansı 65 yaşa kadardır. Zorlarsan 70-75 yaşa kadar çıkar. Ancak bu süreçte hızla performansını kaybetmeye devam eder. Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!

Ey Müslümanlar! Eğer her T diyene takılıp, her S diyene sokulursak, bunun sonuçlarını yaşarken kimse bize teselli vermez, herkes sırtını dönüp çeker gider bilesiniz! Hesap günü geldiğinde (ki o hesap ahirete de kalmayabilir) herkes kendi derdine düşecektir. Bugün dünya yaşamınızda her türlü derdimizle baş başayken, yarın ahirette kim gelip derdimize çare olur? Bugün gelmeyenin yarın geleceğine dair delilin ne? Kimse kimseye "Sen dünyadayken hatamla günahımla benim peşime düşmüştün, gel seni kurtarayım" demeyecektir. "Kendilerine resul gönderilenlere de gönderilen resullere de hesap soracağız" diyor Kuran'da... Herkes kendi hesabını vermek derdindeyken kimin kime ne faydası olabilir? (Hz. Muhammed a.s.'ın kabirdeki nebevi şefaati ve kıyametteki Makam-ı Mahmud'un izzetiyle gelen şefaati müstesna) Bugün rüyalarımız tek kişilikse, orada da tek kişilik bir dünyada tek başına olacağız. Bu konuda Kuran uyarıyor hepimizi. İddialarını Kuran'a ve Hz. Muhammed (a.s.)'a net bir şekilde (eğip bükerek tevil yoluna gitmeden) doğrulatamayan, sürekli laf cambazlığı yapıp kaçamak açıklamalarla kafamızı karıştıranlara dikkat! Kim ne dediğini açıkça ifade etsin ki herkes kararını ona göre versin! Açık ve net olmayan görüşlere itibar edilmez! Anlamadıklarımızı ezberleme yoluna gitmeyelim. Eğer bir bilgiyi gerçekten anlamış olsak, o bilgi bizde içselleşir (kavramış oluruz). O vakit ezberlemeyiz, sistemli bir şekilde bize de açılır o bilgi. Kuran müstesna, içselleştiremediğimiz hiç bir bilgiye itibar etmememiz gerekir. Sonu meçhul maceralara yelken açmanın bedeli ağır olabilir.

Şakir Yıldız kardeşimle bir sohbetimizin yazıya dökülmüş halini sizlerle de paylaşmak istediğimi daha önce yazmıştım. Sağ olsun kırmamış ablasını, yazıya döküp yollamış. Kardeşimin tüm hitapları banadır, çünkü bu sohbeti benimle yapmıştır. Yazıya dökerek sizlerle de paylaşmama izin verdiği için Allah ondan razı olsun. Herkese selam, saygı ve sevgilerimle...

Sınır Sistemi ve Âdem

http://www.sessizsozler.org/sayfa11.htm

Bir okurum kitabımda kullanacağım ismi sorup masumca demiş ki: "Bari sadece ben okuyayım, söz veriyorum hiç kimseye söylemem." Canlarım, kitap tasavvufi roman değil... O nedenle ilginizi çekmez nasılsa, üzülmeyin. Bundan böyle hiç kimseye tasavvuf anlatacak değilim. Çünkü tasavvuf Allah'ı talep edenlere anlatılır. Çok uzun yıllardır çabalıyorum, fakat henüz Allah'ı talep edene rastlamadım. Öyle olduğunu iddia eden yüzlerce kişi var, ama gerçekten Allah'ı talep eden yok bana göre...

Allah'ı talep eden kişinin gözünde başka hiç bir şey ve hiç kimse olmaz. Gerçekten Allah'ı talep edeni de Allah alır kendine ulaştırır, orada burada oyalamaz. Öyle ya, herkes önünde sonunda talebi neyse ona ulaşır. Talebi Allah ise, O'na... Talebi başka bir şey ise, ona... Eğer hala kurulu bir düzeniniz varsa veya böyle bir düzenin içindeyseniz, biliniz ki talebiniz Allah değildir, siz sadece kendinizi kandırıyorsunuzdur. Eğer talebiniz Allah olsaydı, ne düzeniniz kalırdı ne de rutin bir yaşamınız. Allah kendini talep edenlerin dünyasında sıradan ve rutin hiç bir şey bırakmaz, yakıp yıkar her şeyi. Tâ ki o kişinin dünyasında sadece kendi kalana dek. Ne peşinden koşulan bir ideoloji bırakır, ne onur veren bir statü, ne hürmet gören bir makam veya mevkii, ne dillere destan bir şan şöhret, ne güven veren bir çevre, ne sıcak bir yuva, ne eteğine yapışılan bir hoca, ne cepte beş para, ne de değer verilen benzeri herhangi bir şey... Hepsini alır, hepsini... Dünyanızı alt üst edip her şeyi başınıza yıkar. Allah'a aşık olduğunu iddia eden, Allah'ın Kendinden gayrına tahammülü olmayacağını da bilmesi gerekir. Her şey yerli yerinceyse ve işleriniz tıkırındaysa ve siz de bundan memnunsanız bilin ki siz gerçekten Allah'ı istiyor olamazsınız. Talebi Allah olanlar bu talebin getirisinin ve sonuçlarının ne olacağını çok iyi bilirler. Çünkü an be an yaşarlar. Böyle gelmiş böyle gitsin, düzenim bozulmasın diye korkan kişinin istediği o düzendir, Allah değil...

Açık söylemek gerekirse bu yaşıma geldim iki üç kişi müstesna henüz gerçekten Allah'ı talep edene rastlamadım. Allah dışında şu anda kim neyi istiyorsa tam da orada ve oldukça mutlu... O halde tasavvufa ait hazmı zor gerçekleri anlatmanın ve huzur kaçırıp düzen bozmanın gereği yok. Masal isteyenlere masal yazıp masal anlatacağım bundan böyle... İlk masalım da çıkıyor zaten.

Bu sayfadaki yazılar da gerçekten Allah'ı talep edenlerin fitilini ateşlemeye yeter de artar. Gerisi mutlaka gelir, o kişi Allah'a tevekkül etsin. Bu iş mutlaka birinin liderliğinde ve önderliğinde olur diyenler henüz Allah'a saflıkla erememiş olan kişilerdir. Eğer gerçekten ermiş olsalar mutlaka buna gerek olmadığını da anlarlardı. Bu bir takdir meselesi, takdirde varsa dağın başında olsan sana o hakikat yaşatılır. Ben öyle zatlarla karşılaştım ki ömründe ne tasavvuf öğreten bir öğretmen görmüş ne de tasavvufa dair bir şey duyup işitmiş. Sadece Allah'ı talep etmiş, tüm kalbiyle ve aşkla... Ve Allah onu beklemediği bir anda ve çok kısa sürede kendine çekip almış ve işini bitirmiş. Hayal bile edemeyeceğimiz hakikatlerle yüzleştirip Hz. Muhammed (a.s.) ile buluşturmuş. Demek ki bu iş mutlaka bir yol gösterenle olur diye bir kaide yoktur. Allah'ın keyfinin kahyası mıyız, O'nu nasıl kayda sokarız? Dilediğini dilediği şekilde yapar, beşeri kafaların değerlendirme biçimi ile kayda girmez. İşte "yol gösterici olmaksızın olmaz" görüşünde ısrarcı olmanın temelinde de hatalı bir anlayış yatıyor. Kimileri kendi idrakleri ötesinde bir güç (la ilahe illa Hu) tanımıyorlar ki sadece O'nun (Hu'nun) yardımıyla bu işin olabileceğine inansınlar. Zatı varlık alemine indirirsen, işte o zatın(!) yardımı olmaksızın olmaz diye düşünürsün. Çarpık düşünce, işte bu konuda da kendini gösteriyor ne yazık ki. Velhasıl bana göre bu iş asıl aşkla olur, gerçekten tüm samimiyetimizle Allah'ı talep ederek olur. Fakat önce her kişi durup bir kendine şu soruyu sormalı: "Gerçekten istediğim ne?" diye... Çünkü aslında insanlar ne istediklerini bilmedikleri için bir yol gösterene ihtiyaç duyuyorlar. Hakiki mürşidin yapacağı da kişiyi gerçekten Allah'ı talep eder duruma getirmektir zaten. Ondan sonrasının Allah'a ait olduğunu bilir. Kimse kimseye bir şey veremez, veren sadece Allah'tır. Bunu anlamayana kim ne yapsın? Neyse, diyeceğimi fazlasıyla dedim. Bu kadarı gerçekten Allah'ı isteyene çok bile... Allah'ı istediğini zannedene de ne desen boş zaten. Onlara İslam'ın şartlarını yerine getirip, nebevi ahlaka uygun yaşamalarını ve imanlarını sağlam tutmak için de sık sık bu konularla ilgili kitap ve yazıları okumalarını tavsiye ederim.

Aşağıdaki yazımda dedim ki: "İşlerimle ilgilenmem gerekiyor, ancak bu benim arzum, Allah'ın ne takdir ettiğini sadece Allah bilir. Yarın ne olacağını ben de bilmiyorum, benim de herkes gibi iplerim Allah'ın elinde." Şakir Yıldız'ın bir sözünü de çok severim; der ki: "Hepimizin hayatımızla ilgili bir planı vardır; ancak Allah'ın da bizim hayatımızla ilgili bizim hiç bilmediğimiz bir başka planı vardır." Gerçekten öyleymiş. Hiç beklemediğim bir şey oldu, iki radyo programı projesi teklifi geldi. "İstersen paket program, istersen canlı yayın olsun; seçimi sen yap, sponsorunu ayarlayalım" dediler. Şaşkınlıktan kalakaldım, ne diyeceğimi bilemedim. Kendi kendime dedim ki; "Hiç bir plan yapmamak gerekir gerçekten; çünkü tüm planları Allah yapıyor." Tabii işlerimi halletmeden hemen kabul edemedim. Onlara: "Kitabım çıksın, ben de bu arada düşünüp size dönerim" dedim ama laf aramızda naz ediyordum. Galiba kabul edeceğim, özellikle canlı yayın projesi bana çok ilginç ve eğlenceli geldi açıkçası... Yaz yaz yaz nereye kadar, biraz da konuşalım bakalım. Fakat kimse heveslenmesin, çünkü bundan böyle sadece kitabımda değil, bu projede de Ayşegül Samur ismini kullanmayacağım, tabii tasavvuf da yok. Yazarların ve sanatçıların rumuz isim kullanmaya kanuni hakları var, ismim de hazır zaten... Böylece her attığım adımı takip ederek bendenizi sürekli göz hapsinde tutanlardan kurtulmuş olacağım Allah'ın izniyle! Kitapevi raflarındaki yüzlerce kitabı ve her gün bir dolu radyo kanalını karıştırıp tahmin yürütecek halleri yok ya! Aslında bundan söz etmeyecektim. Fakat her şeye tasarruf edebileceğine inanan, canının istediğine tahakküm ederek zulmetmeyi mubah sayanlara bir mesaj vermek istiyorum. [Bak şimdi buna nasıl sinirlenecekler, seyredin:-) Ama bakarsınız da beni şaşırtır ve ilgilenmezler! Olur mu olur, Allah'ı kayda sokmamak gerekir!] Herkes günün birinde çaresizliğin ne olduğunu öğrenir. Hayırlı olan bunu ölmeden öğrenmektir.

Sonunda başım rahat edecek çok şükür! Yaşasın özgürlük! Ne kutludur yalnız Rahman'a secde edip sadece O'na kulluk etmek!

Kim bilir, belki de gerçekten seven dostlarla bir gün bir yerde sanki yeni tanışıyor gibi karşılaşırız. Belli mi olur Allah'ın işleri...?
A.S.

İlahi yasalar ve helal-haramlarla ilgili sorduğum sorulara ilmi bir cevap veren oldu mu? Peki, ayetlerle açıkladığım ilmi konulara yine ayetlerin delil gösterildiği ilmi bir açıklamayla itiraz edildi mi? Ben hiç rastlamadım, okumadım ve görmedim; sizlerden rastlayan, okuyan ya da gören okurum varsa, e-mail adresimi bilenler bana da yazsınlar ki bilmediğimi öğreneyim. Şahsımla ilgili atıp tutulmasını kastetmiyorum, onları kale aldığım yok. O durum kronik vakıadır, şaşkınlık yaratacak bir mesele değil... Velhasıl eğer bir problem yoksa, müsaadenizle ben artık işlerime dönmek istiyorum. İkinci kitabım çıkmak üzere, onun işlerini takip etmeliyim. Ayrıca yaz başında bitmesi gereken bir inşaatım var, onunla da ilgilenmek zorundayım. Daha önce de haber verdiğim gibi gitmeden Şakir Yıldız'la yaptığımız bir sohbetin yazıya dökülmüş halini de sizlerle paylaşmayı çok isterim, tabii kısmet olursa... Kendisinden rica ettim, kabul etti Allah razı olsun. Fakat ne zaman yayınlarım bilemiyorum. Bu sohbetin konusundan istifade edilebileceğini düşünüyorum, doğrusunu Allah bilir. Şimdi son bir kaç satırla okurlarıma veda etmek istiyorum.

Bildiğiniz gibi 2012 yılı ve kıyametle ilgili pek çok yorum yapıldı. Sizlere bilincin hakikatinden söz etmiştim. Bu gerçeğe kıyamet fikrini yerleştirin ve kıyametiniz ne zaman kopacak siz karar verin. Ancak unutmayın ki ölmeyen insanın kıyameti kopmaz. Önce öleceğiz ve ruh bedenden azade olacak. Sonra o ruhun yeniden bedene dönüşüyle kıyam olacağız. Kıyamet meselesini böyle değerlendirin. Hangi anlamda olursa olsun manası böyledir. Kıyamet konusu vesilesiyle bir süredir üzerinde çok konuşulan "değişim ve yenilenmenin hızlanması" ile ilgili kişisel fikrimi de paylaşmak isterim.

Yeni demek, sadece bilim ve teknoloji bakımından yenilikler anlamına gelmez. Sanatta, edebiyatta, ekonomi ve siyasette de yenilikler olabilir ki her konuda yenilenmenin çok büyük bir hızla gerçekleştiği bir döneme girdiğimiz de bir gerçek. Fakat değişimler bu kadar dar kapsamda değil, pek çok alanda gerçekleşiyor. Meseleye daha geniş bir perspektiften bakmalıyız. Örneğin insanlar da huy, karakter ve içinde bulundukları şuur bakımından sürekli değişiyorlar. Hatta doğa değişiyor, uzay değişiyor. Tabii önemli olan, bu değişimin ne kadarının farkında olduğumuz, farkına vardıklarımızın ne kadarını kabul edebildiğimiz ve değerlendirdiğimiz gerçeğidir. Evrene belli bir açıdan bakıp "O, her an ayrı bir tecelli, yeni bir oluş ve yaratış üzerindedir." ayetiyle anlatılmak istenen gerçeği anladığımızı veya değerlendirebildiğimizi düşünmemiz sadece bir aldanıştır. Değişimi ve yenilenmeyi de herkes kendi kadar değerlendirebiliyor ne yazık ki... Örneğin yeni bir bilgisayarı, yeni bir arabayı, yepyeni bir teknolojiyi hemen alıp kullanarak değerlendiriyoruz. Veya evrensel anlamda herhangi bilimsel bir buluşu ya da gelişmeyi çabucak kabullenip kendi anlayışımızla sentezleyerek değerlendirme yoluna gidiyoruz. Yeni bir müzik tarzını, modayı, yepyeni bir edebi yaklaşımı ya da siyasi düşünceyi kolaylıkla değerlendiriyoruz da iş yepyeni bir kişiliği ve beraberindeki kişisel düşünceyi veya anlayışı değerlendirmeye gelince aynı yeterliliği gösterebiliyor muyuz acaba? Oysa insan, yeryüzünde halifedir. Gerçekleri görebilmek için gökyüzüne, uzayın derinliklerine veya üst boyutlarına değil, önce gözümüzün önündeki insana bakmamız gerekir. Acaba insan hal diliyle ne diyor? Fakat ne yazık ki tam bu noktada devreye egomuz (nefsimiz) ve öteki(!) kavramı girince, olanın farkına varma ve değerlendirme olanağı kalmıyor ne yazık ki.

Velhasıl kapsama alanımızın, değerlendirme kapasitemizin ölçüsü gerçekte nedir acaba? Sonsuz ve sınırsız mı, yoksa sadece kendimiz kadar mıdır bakış açımız, kabul edebildiğimiz ve değerlendirebildiğimiz eski, yeni veya gelecekteki? "O, her an ayrı bir tecelli, yeni bir oluş ve yaratış üzerindedir." ayetinde "Hu" işaret zamiri ile zata atıf vardır. İşte "Hamd yalnız Allah'a mahsustur" gerçeğinin insanın acziyet ve yetersizliğini vurgulayan bir gerçek olduğunu, insanın neden zalim, cahil ve nankör olduğunu böylece anlayabiliriz belki de...

Neyse, bugün sözü uzatmayacağım. Dediğim gibi, bundan böyle biraz da özel hayatımdaki işlerimle ilgilenmek istiyorum. Ancak bu benim arzum, Allah'ın ne takdir ettiğini sadece Allah bilir. Yarın ne olacağını ben de bilmiyorum, benim de herkes gibi iplerim Allah'ın elinde... Sayfam açık kalacak inşallah. Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler. Selam, saygı ve sevgilerimle... 21.01.2012 A.S.

* Daha önce söylediğim gibi yazılarda bir düzenleme yapmadım, yazdığım yazıların hiç birini kaldırmadım. Çünkü Allah ne nasip ettiyse onu yazdım. Kaldırılacak bir şey bulamadım. Sayfa bir bilişim teknolojisi harikası değil belki, ama önemli olan bilgiye en kolay yoldan ulaşmaktır. Sayfanın sahibi de mütevazi ve gösterişsizdir zaten, elbette sayfası da kendine benzeyecektir. Saygılar.

Ayşegül Samur'un 2012 yılı yazılarını okumak için burayı tıklayınız...

Ayşegül Samur'un 2011 yılı Kasım ve Aralık ayı yazılarını okumak için burayı tıklayınız...

28 AĞUSTOS 2010 tarihinde ÜSKÜDAR - BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ'nde SESSİZ SÖZLER için yapılan İMZA GÜNÜ resimleri

 

http://www.aysegulsamur.org/imzagunu.htm

Internet Satış Noktaları

 

 

© 1 Haziran 2010 - Sessiz Sözler
Site içeriği ve romanın tüm hakları, yazarı Ayşegül Samur'a aittir. İzinsiz internette, basın-yayın ya da radyo ve televizyon kuruluşlarında kullanılamaz, yayımlanamaz.