Paralel Evrenler Hakkında...

Soru: 

"Paralel evrenler teorisi"ni okumuşsunuzdur herhalde.. Böyle bir evren modelinde cennet veya cehennem gibi oluşların yeri olamaz veya ne önemi kalır? Siz bu teori hakkında ne düşünüyorsunuz?...

Cevap:

Schrödinger’in Kedisi deneyini pek çoğunuz okumuşsunuzdur herhalde.. Düşünsel bir deneydir, gerçekleştirilmemiştir, varsayım üzere ele alınır.  Bir zamanlar bu düşünsel deney üzerinde çok düşünmüştüm, ama sonra tutarsız yanları olduğunu görüp üzerinde durmaktan vazgeçmiştim. Aslında bu tür deneyleri detaylı sorgulayan "Ruh ve Kaos isimli kısmen bilimsel bir kitabı okuduktan sonra bazı uçuk varsayımlara (teorilere) bakış açım değişmişti" desem daha doğru olacak... Bir süre sonra da sanki yeni bir fikirmiş gibi ortaya "paralel evrenler kuramı" atıldı. Oysa bana göre yeni bir fikir değildi, çünkü Schrödinger’in Kedisi deneyini okuyan herkesin aklına gelebilecek bir kuramdı. Ama madem sordunuz fikrimi sizlerle paylaşayım.

Paralel evrenler teorisini eksik, sınırlı ve henüz bebek adımları düzeyinde buluyorum. Büsbütün karşı çıkmıyorum, ama eksiklikleri olduğunu düşünüyorum. Çok yönlü ve sistemli düşünerek geliştirilmeli ! Bu teoriye, şu andaki bakış açısını tamamen değiştirerek bakmak gerekir. Teoriyi ortaya atanların göremediği çok önemli bir nokra var. O da KADER gerçeğidir. Kim ki şu andaki yaygın şekilde kabul gören tanımıyla (çünkü farklı tanımları da var) paralel evrenler teorisini kabul ederse, iman ilkelerinden olan KADER gerçeğini inkar etmiş demektir. (Araştırılmasın demiyorum, ama iddia ediyorum, araştırılsa da bulunan sonuç bugün kabul gören şekli ile olmayacaktır) Ateşle su yan yana olmaz. Ya kader vardır, paralel evrenler teorisi bugünkü yaygın tanımıyla olamaz; ya da paralel evrenler teorisi doğrudur, kader olgusu diye bir şey yoktur. (Tabii bu dediğimin ne olduğunu anlamak için, kaderin ne olup olmadığını da iyi bilmek gerekir) Bence, bilim adamları filozoflardan bağımsız şekilde teori üretirse, o teoriden hayır gelmez. Herkes bir Einstein olamaz, çünkü onun filozof bir yanı da vardı. Çok zengin bir hayal gücü olmasına karşın, bu hayali mantıklı bir temele de ancak o filozof yönüyle oturttu. Dolayısıyla bilim tarihinde çığır açacak bir gelişmeye imza attı. Genel Görecelilik Kuramı.. (Bu arada Einstein'a hayranlığımı da açık etmiş oldum) Henüz onun attığı bu adımın bir benzerini atan bilim adamı çıkmadı bana göre.. Bakalım bundan sonra böyle bir objektif zeka gelecek mi bilim dünyasına...? Bilim adamları çürütülemez kuramlar geliştirmek istiyorlarsa, acilen felsefi bakış açılarını da geliştirmelidirler...

"Evreni ve yapısını açıklamak için geliştirilen bir teori, insana veya herhangi bir yaratılana endekslenirse, çürütülmeye mahkumdur."

Gelin şimdi şu paralel evrenler teorisini biraz inceleyelim.

Bir kere bu teoriye göre sonsuz ve sınırsız olarak açıklanan evren modeli, tamamen "bize göre" sonsuz sınırsız bir evren modelidir. Şu andaki hali tüme varım mantığından türemiştir. Oysa tümden gelim mantığından türemiş olsa veya bu bakış açısıyla teoriyi geliştirebilseler, o zaman eksiklikleri fark edebilirler. Çünkü insana göre açıklanan bir modelde, sonsuzluk da insana endekslenmiş olur. Yani evren sonsuzdur, ama insanı sonsuzlaştıran bir sonsuzluktur. Bu aslında bir anlamda o evren sınırlı demektir, yani sana bağlı bir sonsuzluk ve sınırsızlıktır. Bu evrende ya insanı yaratan bir Yaratıcı yoktur ya da Yaratıcı insandır, insanın üzerinde bir irade yoktur. Böyle olursa da insanı insan yarattı gibi bir noktaya varılır, Mutlak ve Tek Yaratıcı (İrade) devre dışı kalır. Eğer Mutlak ve Tek Yaratıcı fikri dışlanmıyorsa, o zaman da bu teoriye göre evren insanı sonsuzlaştırıp sınırsızlaştırırken, onu Yaradan'ı (Mutlak İrade'yi) sınırlayan, kayıtlayan bir evrendir.

O nedenle evreni anlamak için önce insani bakış açısını değiştirmek gerekir. Başka bir deyişle konuya tüme varım değil, tümden gelim mantığı ile bakılmalıdır. Ancak o zaman söz konusu teorinin eksik yanları fark edilir. Şu haliyle kesinlikle objektif bir teori değildir. Bunun sebebini dilimin döndüğü kadarıyla açıklamaya çalışayım.

Paralel evrenler teorisiyle ilgili görüş kısaca şudur (aslında bu yazacağım paralel evrenler teorisi ile ilgili görüşlerden sadece biridir, ama yaygın şekilde kabul gördüğü için bunu incelemek istiyorum):

"Algıladığımız evren seçimlerimizin sonucudur. Ama bir başka paralel evrende bir başka bir seçimi yaşıyor olabiliriz. Bunun gibi sonsuz seçimlerimizin olduğu paralel evrenler söz konusu olabilir. Telepati, sezgi gibi fenomenler belki de diğer evrendeki kopyalarımızın yaptıklarını algılamamızdan ibarettir. (Ya da başka bir sava göre de; algıladığımız evren paralel evrenlerdeki eş kopyalarımızdan etkileşimle oluşur).. vs.."

Özeti bu... Bunu açıklamak için size kendimden basit bir örnek vereyim. Şu anda yazı yazıyorum, ama bir başka evrende yemek yapmakla meşgulüm, diğer bir evrende resim yapıyorum, ötedekinde bir beste yapıyorum, berikinde bir ameliyattayım. vs. gibi...

Ne kadar sonsuz ve sınırsızım!?!!!.. Ve bu kuramda da tüm evrenlerde özne hep ben'im! (!?)

Yani ya beni bir Yaradan yok ya da Yaradan bana (yani yaratılmışa) mecbur bir sonsuzluk yaratmış, sanki farklı seçimler ve eylemler için başka özne yaratmaktan aciz(!) gibi...

Peki neden bu işlevleri yapan kişi hep benim? Bunları ayrı ayrı yapacak pek çok tane farklı özne tasarlayıp yaratabilecekken, neden tek özneye mahkum olsun Yaratan? İşte kuramın aksak ve eksik yanı budur bence.. Gelin burada bir fıkra anlatayım size, sonra yine konuya devam edelim.

Adamın biri camiye namaz kılmak için giriyor. Bakıyor ki camide kimse yok, ama mihrabın önünde biri yana yakıla dua ediyor. Dua ederken öyle dalmış ki yüksek sesle dua ettiğinin farkında bile değil...

"Allah'ım görmeyen gözlerimi görür et, Allah'ım duymayan kulağımı duyar et, Allah'ım tutmayan koluma kuvvet ver, Allah'ım yürüyemeyen şu bacaklarımı yürüt, Allah'ım dilimdeki peltekliği düzelt, Allah'ım kalan üç dişimi koru, Allah'ım beni daha cesur yap, Allah'ım beni daha akıllı yap, Allah'ım beni daha çalışkan yap, Allah'ım rızkımı bollaştır..vs...vs.."

Bizimki istemeden kulak misafiri olduğu duanın bu kısmında dayanamıyor, bir hamle ile adama yaklaşıp kulağına yavaşça şöyle fısıldıyor:

"Ben Allah olsam seni düzeltmekle uğraşacağıma, yenisini yaratırım olur biter. Bence şansını fazla zorlama!"

İşte bu teoride de evrene bakarken dua eden adamın mantığını görüyorum. Kaderi kabul edememe, takdire rıza yok.. (Reenkarnasyonda da bu mantık vardır, hatta bu gibi bakış açılarına objektif bakılırsa mantık dahi yoktur) Diğer adamın mantığı da benim gibi çalışıyor. Meseleye kul açısından veya Allah açısından bakınca iş çok değişir. Evreni anlamaya çalışırken özne Yaratan olursa, yaratılışın sırrı ve mantığı kavranabilir; özne yaratılan olursa, kavranması imkansızlaşır. Tabii fıkra işin latifesiydi. İşin aslı bu fıkradaki mantık da değildir. İşin aslı şudur:

"Ben" dediğimiz kimdir? Hadi gelin bunu bir irdeleyelim. Yani "ben" dediğiniz ve "özne" kabul ederek, "o ben'e göre" teoriler geliştirdiğiniz kişi kim? Sıfır noktanız ne? Aynaya baktığınızda gördüğünüz mü? (Bendesel anlamda) Yoksa "ben" dediğiniz önceki seçimlerinize bağlı olarak(?) bir takım roller benimsettiğiniz kişi mi? Yani geçmişine bağlı olarak, geçmişteki seçimlerinin sonucundaki şimdisini yaşayan kişi mi? Veya ebeveynlerinin genlerine, beklentileri ve seçimlerine ve de belirlediği çevreye göre şekillenen kimlik mi? Kozmik plandaki Tek kaderde rolü belirlenmiş kişi mi? Kime göre belirlediğiniz bir "ben"den söz ediyoruz? Ki o ben dediğinizin farklı seçimlerine bağlı evreninden söz edeceğiz? Kozmik plandaki kaderi, genlerinizi, ebeveynlerinizin sizin için isteklerini ve seçimlerini, çevrenin sizinle ilgili beklentilerini ve seçimlerini bir köşeye bırakalım, seçme şansının sadece size ait olduğunu varsayalım ve şahsi seçimlerinizden bahsediyor olalım. Peki farklı seçim dönemecini, yani sıfır noktasını nasıl bulacağız?  Eğer o sıfır noktası "her an" olursa,  diğer seçimlerinizdeki evrenlerde de böyle farklı seçim anları olacaktır ve bu da mantıklı bir evren olmazdı. Nedensellik kalkardı. Çünkü her birimiz kozmik planda büyük tek kareyle uyumlu şekilde tasarlanmış ve yaratılmışız. Evrensel hiyerarşide de tam yerine oturan bir basamakta yer alıyoruz. Huy ve tabiattan tutun da bedenimiz dahi bu bütünün içinde çok boyutlu olarak tam yerine oturan bir karedir. (Bu doğrultuda gelişen yaşama da kader diyoruz) Siz bu kare değil şu kareyi seçmiş olsaydınız (tabii özgür irade dediğimiz seçme özgürlüğünüz varsa?), o seçimi yaptığınız evren bu evrenden çok farklı bir evren olurdu.  Aynaya baktığınızda da bir başkasını görürdünüz. Yani artık "ben" dediğiniz o kişi olmazdı. Çünkü tüm evren bu farklı seçimle beraber değişip, o seçime göre şekillenirdi. Siz evrenden bağımsız değilsiniz, seçimlerinizin (küçük karelerin) bile "büyük karede" o büyük kareyle uyumlu bir yeri vardır. (Evrensel tek kader) Tıpkısının aynısı olan bir evrende sadece seçimleriniz değişik olacak, öyle mi?.. Evren büyük bir bedendir, bu bedende bir organ veya hücre ya da kare değişirse, tüm beden değişir. Siz orijinalsiniz, tekrarınız yok.. Allah'ın yaratmasında sonsuzluk olur, ama tekrar olmaz. 

Bir misal vereyim: Diyelim ki siz tam otomatik bir çamaşır makinesi tasarladınız ve meydana çıkardınız. Ona özgür bir irade de verdiniz, seçimler elindedir. Seç dediniz ve o da bu evrende bulaşık makinesi olmayı seçti, diğer evrende çamaşır makinesi olmayı seçti. Devam edeyim mi yoksa olayın komik yanını gördünüz mü?.. Bence devam etmeme gerek olmayacak kadar basiret sahibisiniz. Stephen Hawking'in diğer bir evrende çocukluktaki farklı seçimlerine bağlı olarak nihayetinde çoban veya çöpçü olduğunu düşünsenize..!! Allah hiç kimseye zulmetmez, herkese kabiliyetleri doğrultusunda bir yaşam sunar, çünkü O ADL'dir. (Yani neresinden bakarsanız bakın, saçma bir teori bence)

O sebeple bu teoride seçimi yapanın yerine Allah'ı oturttuğunuzda (Allah iradesi), o zaman paralel evrenler fikrindeki eksiklikler tamamlanır ve mantıklı bir anlam kazanır. Bu evrenler birbiri ile ilişkili olsa dahi, yaratılanlar daima orijinal ve TEK olacaktır, tekrarı olmaksızın. Birbirini oluşturan sebepler hiyerarşisinde bir "nokta"da yer alabilirsiniz, ama asla aynı anda sonsuz şeyin öznesi siz olamazsınız. (Özne ancak Yaratan olabilir, yaratılan değil) Kaldı ki bu mantık açısından da mümkün değildir, anlamsızdır. Dolayısıyla sadece zatıyla sebeplerin içinde kayıtlanmayan bir müsebbibin (öznenin) farklı seçimlerine bağlı birbirinden çok farklı paralel evrenler olabilir ancak.. Bu evrenler birbiri ile ilişkili olsa dahi bu ilişki birbirinin devamı olan bir nedensellik ilkesine bağlı olarak kurulan bir ilişki olabilir. (zaten bu olasılığı da düşünüyorlar, düşünmüyor değiller) Ama yaratılan açısından aynı anda aynı özneye (yaratılana) ve sebebe bağlı pek çok farklı sonuç fikri saçmadır. Bu kaostur sadece, mantık değil.. Çamaşır makinesi örneği bunu yeterince açıklıyor sanırım..

Size daha uçuk ve şaşacağınız bir şey söyleyeyim. Acaba hayatımızda bir sıfır noktası yaratılsa (tıpkı cennet gibi) ve "al sana sınırsızlık ve sonsuzluk" dense (veya özgür irade (!) verilse), ne kadar sınırsız sonsuz olabilirdik hiç düşündünüz mü? Kişi dününe dönebilse, farklı seçimler yapabileceğini mi zanneder? "Evet" cevabına gülerim, çünkü cennette bile tam anlamıyla sınırsız sonsuz olamayacak sayısız sonsuz insan var. "Allah'ım cennetini temizlemeyi bana nasip et" diye dua edenleri de işittim. Ne demek istediğimi kişinin yaratış fıtratı, hamurundaki mânâlar ve yapısal özellikleri çerçevesinde anlamaya çalışın ve paralel evrenler olsa dahi, bu evrenlerdeki öznelerin aynı kişiler olamayacağını anlamaya çalışın lütfen..

Haddi zatında cennet yaşamı dediğimiz, "dilediğimizi gerçekleştirebileceğimiz yaşam" da madde beden ve kişilik, mekan ve zaman kaydı olmayan bir yaşamdır. O sebeple cennet yaşamındaki seçimlerimizle bugünkü madde beden ve kişilik, zaman ve mekan kaydındaki yaşamımızın seçimleri aynı olamaz. Çünkü değerleri farklıdır, ihtiyaçlar da... Dünya yaşamındaki seçimlerimiz, bugün için bize göre değerli olanlar ve ihtiyaçlarımız doğrultusundadır. Cennette ise tüm hayata bakışımız ve ihtiyaçlarımız da farklı olacaktır. O sebeple seçimlerimiz de bugünkünden farklı olacaktır. Yani düşünecek olursak, tıpkı dünya yaşamında olduğu gibi cennet yaşamında da seçimlerimizde özgür ve sınırsız değiliz aslında... Örneğin cennet yaşamında ağlamayı, üzüntüyü ve sabretmeyi isteseniz de seçemezsiniz. Veya isteseniz de cennette aşık olamazsınız (ama muhabbetle vecd hali yaşarsınız), çünkü  arzuladığınıza anında kavuşacaksınız. Oysa aşkta kavuşamama hali vardır. Aşk cehennemin rahmet nurundandır.

Özetle; bana göre her şeyin teorisi ancak özne Allah olduğunda bulunabilir. Daha önce "sonsuz noktalar" hakkında sorulan bir soruya verdiğim cevapta, ayrı bir link vererek "Nokta" (okumak için burayı tıkla) isimli bir yazı yayınlamıştım. Bir de "her kuş kendi sürüsüyle uçar" isimli yazımda da evrenin tekamül etmesini ve paralel evrenleri kendi düşünceme göre açıklamıştım. Bu düşünceye göre, yeni bir evreni oluşturan sebep "ben" (birim bilincim vesilesiyle) olsa(m) dahi, o yeni evrendeki "özne" (sonuç) bugünkü ben değildim, bambaşka farklı biri veya birileriydi. O yeni evreni oluştururken yaptığım seçimlerde de sanıldığı kadar özgür ve bağımsız değildim.. Neresinden bakılırsa bakılsın, özne yaratılan olduğunda bu teori geliştirilemez. Lafı uzatırsak, daha pek çok saçma yanlarını gösterebilirim.

Özetle; eğer bu teorinin olabileceğini kabul edersek, şu ana kadar felsefi açıdan çözdüğümüzü ve oturttuğumuzu zannettiğimiz tüm mantıksal bütünlüğü silip atmamız gerekir. Atacağımız şeylerin arasına özellikle iman ilkelerini (kaderi, mana terkibi oluşumuzu, kozmosun yaşam üzerindeki rolünü, genleri, vs. gibi), aklımızı, mantığımızı ve dahasını da koymak mecburiyeti vardır. Hattâ  Mutlak Tek İrade'yi de.. Bu konuda söyleyebileceğim bu kadar. Görülen o ki The Secret filmi hangi tür bilinç dalgalarından kaynaklandıysa, bilim adamları da aynı tür dalgaların
etkisinde kalıyor. Belki de insan kendini ilahlaştıracak bir yol arıyor, bunun başka açıklaması yok..

(*Yeni Not: Kendini, Rabbini, evrende yürüyen ilahi düzeni ve hiyerarşiyi bilenlere değil sözümüz. Her ortaya atılan teoriye, üzerinde sistemli ve derinlikli düşünmeden, iman ettiği ilkelerle ne ölçüde uyuşup uyuşmadığını sorgulamadan, tıpkı The Secret kitabındaki teze yaptıkları gibi balıklama (sazan gibi) atlayan tasavvuf heveslilerine sözümüz.. Allah aşkına kendinize gelin dostlar! Her söylenene İslam ve tasavvuf adına sahip çıkmadan önce, inandığınız değerlerle örtüşüp örtüşmediğine bir bakın hele... Bendeniz bu teorinin bugünkü kabul edildiği biçimde doğru olmadığına kesin kanaat sahibiyim. Neden biliyor musunuz? Çünkü amentü ilkelerine imanım tam! Eğer Allah sonsuz yaratma gücüne sahip olup, yaratışında tekrar yoksa, kader gibi bir olgu olup, her bir varlık mana terkibi-bileşimi doğrultusunda bir hayat yaşıyorsa, aynı anda farklı evrenlerde farklı yaşamları yaşıyor olamaz. Evet, paralel evrenler vardır, ama birbirinin devamı olan bir nedensellik ilkesi şeklinde ve o evrenlerde siz yoksunuz, siz zaten bu evrende bile yoksunuz ya, o da başka mesele.. Ayrıca, teori demek, ispatlanmamış demektir. İspat edilmemiş bir teorinin peşine düşüp, imandan çıktığınızı göremiyor musunuz? Sakın bu inkarın başınıza açacağı işi hafife almayın. Ya bu teori ispatlanmadan bir trafik kazası veya başka bir afetle boyut değiştirdiniz ve siz gittikten sonra bu teorinin zayıf olduğu kanaatine varıldı ve vazgeçildi, o zaman ne olacak? Ne yapacaksınız o zaman ey akıl sahipleri?!!.. (Örneğin bu teorinin sahibi Stephen Hawking, dünyamızın bizim dışımızda çok daha gelişmiş varlıkların bir bilgisayar oyunu olabileceğini de söylemiştir, ama sonradan bu teorisinden vazgeçmiştir. Ya bu yenisinden de vazgeçerse?)Rahmetli annem derdi ki; "Her 'T...' diyene takılıp, 'S...' diyene sokulmayın, aklınızı kullanın!".. Atalarımız da "Kılavuzu karga olanın, burnu ....'tan kurtulmaz" demişler.. Gerçek akıl sahipleri bilimsellik, modernleşme veya çağdaşlaşma çabası içinde kendini ve hatta neredeyse aklını kaybetmez. Gerçekliği ispat edilmemiş, kuvvetli ve çürütülemez deliller getiremeyen teoriler uğruna imanını da feda etmez. Çağdaş olmak istiyorsa, ispat edilmiş bilimsel gerçeklerle veya ispat edilmemiş dahi olsa, hiç bir şekilde çürütülememiş kuvvetli delilleri olan bilimsel teorilerle yetinir. (Mesela stringler gibi, ki onu ben de kabul etmiştim ve gerek Kur'an'da, gerek hadislerde ve daha pek çok mutasavvıfın açıklamalarında bu tezin doğruluğunu kanıtlayacak deliller vardı. İman ilkeleri ile de ters düşmüyordu!) İman melekesi güzel de, olur olmaz her şeye inanmak gibi fena bir sonuç da getirebiliyor, akıl eşlik etmeyince o imana.. Siz siz olun, bilimin kesin kanıtlarla ispat edip (veya çürütülemez kanıtlarla) ortaya koymadığı uçuk teoriler peşinde sürüklenmeyin, elinizde kalan son şey imanınızken, onu da yitirirsiniz sonra.. Benden söylemesi..!! Bir de bize "ukala" diyorlar, "zorla ukala ediyoruz elin garibini" demiyorlar da.. Tevbe estağfirullah! Susayım diyorum, ama üzülüyorum.. Böyle böyle imandan çıkılacak zamanla diye.. Pek çoğunuz biliyor, The Secret kitabına da bu ülkede ilk itiraz edendim hatırlarsanız. Daha ilk okuduğumda şeytani yanını görmüştüm, bir an bile bu felsefeye itibar etmedim çok şükür. Herkes, ama herkes üzerine atlamıştı bu felsefenin, Müslümanı, Hıristiyanı, Musevisi, Budisti, Ateisti vs.. Ama bugün özellikle aklı başında ve düşünmesini bilen Müslümanlar ve dahası saçma yanlarını görüp, bir bir çark etti.. Bu benim kaderim herhalde.. yani inanılmamak ve ciddiye alınmamak.. Ama kim zarar görüyor acaba bundan?.. Zaman kaybedenler kimler..? Neyse, bu alemin İmam'ı ben miyim de imanınızı korumak benim görevim olsun.. bana da ne oluyorsa.. ?!!)

AS. - 28 Mart 2007

Selam Ayşegül,

Bugün paralel evrenlerle ilgili yazını okudum. Daha önce dikkat etmemişim. Bütün gece bu konuyu düşündüm. Kafam çok karışık. Düşündüğüm gibi yazıyorum. Yazdıklarım düz bir çizgide seyretmeyip saçma sapan bir çorbaya dönüşürse, anlayışla karşıla.. Başta bu teori bana da çok mantıklı gelmişti. Aslında işime geldi demek daha doğru olur. En azından yazını okuduktan sonra böyle düşünmeye başladım. Çünkü hayatımda farklı seçim dönemeçlerinde ikilemler yaşadığım çok anlar olmuştur. Her zaman iki seçenekten sadece birini seçme hakkın vardır ve seçersin. Seçeneklerin sonsuz olduğunu söylüyorlar, ama ben hiç sonsuz seçenekle karşı karşıya kalmadım. Seçim yapacağım konu önüme hazır geldi.. Eğer üzerinde seçim yapacağım konuyu seçme şansının da bir önceki anda bana ait olduğunu düşünürsem, hayatımın her anında seçmediğim diğer sonsuz seçenekler de diğer evrenlerde her an sonsuza ayrılarak devam etse, yaşadığım evrenler aklın almayacağı kadar derin bir sonsuzluğa gider. Bu düşünce modeli mantıksız bir çizgi gibi geliyor bana.. O nedenle bu teoriyi her an yapılan bir seçim değil, bazı önemli dönemeç anlarında iki farklı seçenek olduğu üzerinde kabul ettim.. (Şimdi yazarken bu da saçma geliyor) Yapmak veya yapmamak, sağa ya da sola gitmek gibi.. Bilgisayarın 01 temel kodları gibi.. 0 veya 1, ikisinden birini seçersin. Sayıların temeli de 1 rakamıdır. 0 hiçtir, sonsuzluktur. Özgür irademiz var mı yok mu? Eğer yaratılmışlara ait özgür bir irade varsa (o nerede bilmiyorum, şimdi her şey saçma geliyor düşünürken), sonsuz seçenekler de vardır ve seçilmiştir. Oysa öğrendiğimize göre sonsuz seçeneği olan mutlak irade sahibi sadece Allah'tır. Bu seçeneklerin her biri farklı ve orijinaldir. Eğer "Yaratılmışların aslında farkında olmadıkları özgür bir iradeleri (!?) ve sonsuz seçenekleri vardır ve bu seçimler farklı evrenlerde devam eden hayatlar yaratır denirse, bu mantıklı bir evren modeli olmaz gerçekten.. Kaostan başka bir şey olmaz dediğin gibi.. Öte yandan bu kadar sonsuzluk ve gizli özgür irade (!?) bir yaratılmışa ait olursa, o zaman her bir yaratılmış bir ilahtır sonucuna götürür kişiyi.. (Bunu senin yazını okuyunca daha net anladım) "Hepiniz birer ilahsınız" düşüncesinin temelini de biliyoruz. Son yıllarda sık sık bu düşünce pazarlanıyor, çeşitli giysilere büründürülerek. Bunun amacı da sorgulanmalı..? İmanımız mı hedef alınıyor acaba?. Konudan kopmadan kendi anlayışıma göre, en basit haliyle farklı seçimler dönemecindeki seçimime döneyim yine. Genelde o veya bu seçimi yaptıktan sonra, eğer sonuç beklediğimiz gibi olmayıp hüsran olursa, yanlış seçimler yaptığımızı düşünüp geriye dönük pişmanlıklar yaşarız. Bu pişmanlıklar insanı o kadar üzer ki doğal olarak böyle bir teori insana ilaç gibi geliyor açıkçası.. Çünkü farklı bir evrende doğru seçimi yaptığını düşünmek insanın nefsini rahatlatıyor.. Bu konuda yazdıklarını okuyunca, bu teorinin kökeninde, kişinin Allah'ın kendisini yarattığı sebebe ve kaderine rıza gösterememesi nedeniyle, bu kaderden hayali bir çıkış yolu araması yatıyor sanırım, diye düşündüm. Teslimiyetten kaçış yolları... Teoriyi kimin ortaya attığı da çok önemli aslında.. Stephen Hawking. Amyotrofik lateral skleroz isimli bir sinir hastalığı nedeniyle, vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyen ve hayatı çok zor şartlarda seyreden felçli bir fizikçi..  İçinde bulunduğu psikolojiyi de düşününce, böyle bir varsayım üzerinde neden düşündüğünü anlamak zor değil.. Farklı bir evrende farklı bir Stephen hayal etmek ona oldukça cazip geliyor olmalı. Bu teoriyi de Allah'ın üzerine yazdığı kaderden bir çıkış yolu ararken düşlemiş olmalı.. Bilinç altının önlenemez açığa çıkışı..! Teoriyi ortaya atan kişi de dikkate alınırsa, konuya daha objektif bir gözle bakılabilir ve ciddi şekilde sorgulanmalıdır. Gerçekle yüzleşmek hiç kimsenin hoşuna giden bir şey değil. Allah'ın bizi yaratılış amacından ve iradesinden, bu paralelde çizilmiş bir rota olan kaderden, özgür irademizin olamayacağından razı olamadığımız için, nefsimizi rahatlatan çıkış yolları arıyoruz sanırım. Bu gece farkettim, bu teorinin kaynağı benzer bir arayıştan başka bir şey değil. Birbirini oluşturan bir nedensellikle iç içe farklı evrenler kabul edilebilir dediğin gibi, ama Emre'nin farklı seçimleriyle oluşmuş sonsuz evrenler gerçekten son derece mantıksız. Allah bize mutlak iradesinin, kaderin ve yokluğumuzun hazmını versin. Bu tür konuların korkusuzca üzerine gidip bizi düşünmeye mecbur bırakman dolayısıyla sana gerçekten çok teşekkür ederim. Fakat bir şeyi söylemeden geçersem haksızlık olur. Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Sorgulama, yargılama ve eleme kriterlerin neler? Dahi kabul edilen bir bilim adamının tezine kendinden emin bir şekilde, şiddetle karşı çıkıyorsun. Bu cesaretine şaşıyorum ve hayranım!!.Nasıl..??!! Dayandığın bir nokta veya kuvvetli bir delilin olmalı..?!! Onları anlatmalısın bence.. Bu kıstaslar sorgulamalarıma yardımcı olabilir. Sevgiler.. EP.

Cevap:

Dayandığım ve mukayese ettiğim kriterlerimi edindiğim kaynaklar; Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın sıfat ve manaları, yaratılış hikayesinin misallerle anlatıldığı diğer semavi kitaplar, iman ilkeleri, hadisler, büyük mutasavvıfların eserleri ve kendi OKU'yabildiklerim. Nasıl bu kadar emin konuştuğuma gelince.. Çünkü Allah'a ve inzal ettiklerine imanım TAM da ondan.. En ufak bir şüphem olsa, bu kadar kendimden emin olamam. Çünkü oldukça sıradan bir insanım. Öyle çok akıllı falan da değilim.. Tabii ki bir bilim adamı da değilim, elimde böylesi teorilerin aksini ispat edecek laboratuarlarım yok, bilimsel kanıtım da yok.. Ama Allah'ın bildirdiklerine tam imanım var. Allah'a inanıp güvendiğim için eminim. Allah sıfat ve esmasına ayna olarak yaratılmış evren, yani efal alemi (varlık alemi) konusunda herhangi bir teoriyi okuduğumda ilk işim, o teorinin Allah'ın sıfat ve esmalarına ne kadar uygun olduğunu araştırmak olur. 99 esma bunun için yeterli.. Neden mi? Çünkü örneğin Allah, Ezel ve Ebed ise, sonsuz esması içinde bu esmaları tamamen hükümsüz kılacak bir başka mana olamaz. Hepsi birbiri ile uyumludur TEK içinde, her ne kadar sonsuzu bilmesem de.. Bunun gibi mukayeseler yapıyorum.. Mesela büyük patlama teorisine de bundan karşı çıkmıştım. O, Ezeli ve Ebedi ise, Evvel ve Ahir ise, O'na ayna olan ve gerçek halifesi olan evren de Ezeli ve Ebedi olmalı, Evvel ve Ahir olmalı... Çünkü ayrı varlıklar sadece seyirle ve isimlendirme ile yaratılmış sayıldı. Gerçekte ise, tüm bu alem topluca O'nun Rububiyet boyutudur. O'nun Rububiyeti yaratılmış olabilir mi? Başta bu nokta beni büyük patlamaya karşı çıkmaya götürdü. Bir açıdan (yani Tek'ten bakınca) O'nun Rububiyeti diye değerlendirdiğimiz, ama bizim seyrimizle yaratılmışlar alemi (ve çokluk) olarak kabul ettiğimiz alemin aşikar oluşu ise (ki biz ona yaratılma sırrı diyoruz), zaman faktörü ile değil, boyutsallık kavramı ve seyirle alakalıdır. O halde zamanın bir yerinde bir yaratılmadan söz edilemez, bize göre yaratma olarak algılanan tecelli de boyutsaldır. Zaman ise sonsuz..... Sonsuzun ise başı sonu yoktur. Fazla derine inmeyelim, AN (Dehr) konusunu açıkladığım iki yazımda buna değindim. Keza, herhangi bir varsayımın, Allah'a ait sıfat ve manalarından başka, bir de ana iman ilkeleri ile ne kadar uyuştuğu çok önemlidir. Amentü düsturumdur. Öncelikle dikkate alınması gereken, ana iman ilkeleridir.. Bu ilkeler bir gün ikan haline dönüşecek gerçeklerdir. O sebeple ikan edilene dek iman isteniyor. İşte onlara imanım tam. Bu da bana yol gösteriyor ve emin kılıyor, cesaret veriyor. Eh, pek yanıldığımı da görmedim. Bundan sonra da yanılacağımı sanmam. Bilim adamları kendi akıllarından yola çıkıyor, benim referansım ise, Allah'ı sıfat ve manaları ile bilmek.. Hangimizin yanılma payı yüksek sence? Ayrıca, belirtmeliyim ki bana göre bu teori de çok tehlikeliler sınıfında.. Zira kolay kolay ispat edilemeyecek bir varsayım olarak kalacak.. Bu sebeple inananı ana iman ilkelerine inanmaktan çıkaracak ne yazık ki.. Örneğin kadere iman gibi..
Tek kurtuluş, amentü ilkelerine şüphesiz iman ederek, sıkıca sarılmaktır.

AS.-1 Mart 2008

Merhaba Ayşegül abla,
Karşı çıktığın tezler konusunda seni desteklemek için internette küçük bir araştırma yaptım. Sonuçlarını sana da yolluyorum. Kendi adıma konuşacak olursam, mantıksız hiç bir sava yaklaşmaman, düşüncelerine güvenimi arttırıyor. Yanılmıyorsam, ayna nöronlar konusunu da 2004 yılında ilk defa senin sitende okumuştum, onu kabul etmiştin. Stephen Hawking'in daha önce ortaya attığı teorilerin çoğundan vazgeçtiğini bilmeyen yoktur. Buradan yola çıkılacak olursa, imanı sakatlamamak için özen gösterilmesi ve daha seçici olmak konusunda haklısınız. Her şey için teşekkürler, saygılar, sevgiler... S.K.

* * *

Bilim KADER'i kanıtladı: Kader'in fiziksel kanıtı New Scientist dergisinde yayınlandı

Bir atom parçacığının nerede ve ne hızda hareket edeceğini 43 saniye önceden tespit eden bir model geliştiren Hollandalı fizikçi Hooft, semavi dinlerin savunduğu kaderin varlığını bilimsel olarak da ispatladı

Restoranda yemeğinizi bitirdikten sonra genelde bir garson yanınıza gelir ve "Tatlı veya çay alır mısınız?" diye sorar. Bir süre düşündükten sonra kararınızı verirsiniz. Diyelim ki böyle bir durumda çay içmeyi seçtiniz. Bunu özgür iradenizle mi yaptınız ya da zaten kaderinizde o çayı içeceğiniz yazıyor muydu?

İşte bu ve benzeri sorular, modern insanın var oluşundan bu yana gündeme geliyor. Din adamları, siyaset bilimciler ve davranış uzmanları; yüzyıllardır "insanın davranışlarını kader mi yoksa, özgür iradenin mi belirlediğini" tartışıyor. Semavi dinler elbette kader kavramının varlığına işaret edip evrendeki tüm varlıkların kontrolünün Tanrı'ya ait olduğunu vurguluyor. Bilim dünyası ise somut olarak ispatlanamadığı için kadere şüpheyle yaklaşıyor.

Örneğin 1926'da kuantum fizikçisi Werner Heisenberg belirsizlik ilkesini ortaya atarak, "Evrendeki bir atomun yerini ve hareketliliğini aynı anda bilmek imkansızdır" dedi. Bu özetle şu anlama geliyordu; "Eğer aynı anda bir atomun konumu ve hareketleri ölçülemiyorsa, bu atomun gelecekte nerede olacağı ve nasıl hareket edeceği bilinemez." Yani Heisenberg'e göre atomlardan oluşan kainattaki nesnelerin hareketleri önceden belli değilse, o zaman kader kavramı da bilimsel verilerle açıklanamaz. Ancak Nobel ödüllü Gerard Hooft'un geçtiğimiz günlerde sonuçlandırdığı 10 yıllık araştırma, kader kavramına karşı çıkan bilim adamlarının dayanak gösterdiği teoriyi çürüttü.

New Scientist
dergisine kapak olan araştırma kapsamında Hooft, "Bir parçacığın nerede ve ne hızla hareket ettiğini" aynı anda tespit etme olanağı sağlayan bir model geliştirdi. Hooft, bir atomun 43 saniye sonra nasıl hareket edeceğini önceden bilme kapasitesine ulaştı.

Araştırma bilim dünyasında büyük yankı uyandırdı. New Scientist tarafından dünyanın en iyi matematikçileri arasında gösterilen John Conway ile Simon Kochen, araştırmayı "özgür irade" kavramının ölümü olarak yorumladı. Princeton Üniversitesi'nde görev yapan Conway şöyle konuştu: "Eğer Hooft gibi bir insan atomun konumu ve hareketini aynı anda tespit edebiliyorsa, üstün bir zekaya sahip olan bir varlık evrendeki tüm parçacıkların etkileşimini takip edebilir. Bir başka deyişle özgür irademizle yaptığımız seçimlerin belirsizliğinin ardında belirleyici bir düzen vardır."

Kochen
konuyu daha basit terimlerle anlatarak, "Önünüze bir dilim çikolatalı, bir dilim çilekli kek getirildiğini düşünün. Çikolatalı keki yemeye başladığınızda, bunun kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa ki çikolatalıyı yiyeceğiniz zaten belliydi. Biz özgür olduğumuz düşünüyoruz. Eğer Hooft'un modeli hatalı değilse özgürlüğümüz sınırlı bir ilüzyondan ibaret olabilir" dedi.

Princeton Üniversitesi
'nin felsefe uzmanı Hans Halvorson ise "Ne olursa olsun, kader ve özgür iradeyi sadece fizikle açıklamaya kalkmak doğru olmayabilir. Özgür irade konusunda fiziğin de cevap veremeyeceği sorular var" diyerek konunun zamana bırakılması gerektiğine işaret etti. (kaynak: www.nethaber.com)

* * *

"The Secret" kitabının ilham kaynağı Profesör Fred Alan Wolf'un kitap hakkındaki yorumu:

Aslında söylediklerimin büyük bir kısmını kestiler. Çünkü ben insanlara dileklerinin aniden gerçeğe nasıl dönüşeceğinin sırrını vermiyorum. Ben kendi gerçeğimi, ne anladığımı söyledim. Onlar bunu kullanmamayı tercih ettiler. Sadece küçük bir parçasını aldılar sözlerimin.

Kitap çok iyi paketlenmiş bir saçmalık. İnsanlar bir sırrın olduğuna, o sırrı keşfettiklerinde arzuladıkları kadına ya da çok paraya sahip olacaklarına inanıyor. Bu kimseyi mutlu etmez. Düşünsenize, herkes lotoyu kazanabilseydi, ikramiye küçücük kalırdı. Şanslı olan kazanmalıdır. (kaynak: www.nethaber.com)

* * *

Evren nasıl oluştu sorusuna 'Big Bang' ile yanıtı veriliyordu... Bu haberi okuduğunuzda verdiğiniz yanıtı DEĞİŞTİRMENİZ gerekecek...

Evrenimiz Big Bounce ile oluştu daha sonra meydana gelen Big Bang ile de bugünkü şeklini aldı.
ABD Penn State Üniversitesi
’ndeki bilim adamları tarafından geliştirilen teoriye göre, fizikçi Albert Einstein’ın kurduğu teori olan Büyük Patlama’dan (Big Bang) önce de evren vardı. Bilim adamlarının yeni teorisine göre 14 milyar yıl önce meydana gelen Büyük Patlama’dan önce Büyük Sıçrama oldu. Bilim dünyasında tartışmalara neden olan yeni teori Big Bounce adıyla literatüre geçti.

Big Bounce
sırasında yaşanan büyük zorlanma evrende ‘kozmik unutkanlıkla’ sonuçlandı. Big Bounce nedeniyle Big Bang’den önceki evrenimizin neye benzediğini bilmemiz de neredeyse imkansızlaştı. Yeni teori 1920’de ortaya atılan Big Bang teorisinin matematikçiler tarafından açıklık getirilemeyen sıfırdan varoluş sorusuna açıklık getiriyor. Uzmanlar, evren bulmacasının bir halkasını daha çözdüklerini öne sürdü.

Evrenimiz Big Bounce ile oluştu, daha sonra meydana gelen Big Bang ile de bugünkü şeklini aldı. Big Bounce teorisini ortaya atan bilim adamları, evrenin 13 milyar 700 milyon yıl önceki hacminin Büyük Patlama öncesinde 0 değerinde olmadığını öne sürüyor. Yeni teoriye göre evren, 0’dan oluşmamakla birlikte sınırsız denilebilecek bir hacim değerine de sahip değildi. (kaynak: http://www.science.psu.edu/alert/Ashtekar5-2006.htm  / www.nethaber.com)

* * *

Not:
Big Bounce da tam bir açıklama değil.. Daha enteresan bir noktaya gelip hayrete düşecekler belki de..?!! Bu konudan daha önce "Nokta" ile ilgili bir soruya verdiğim cevapta şöyle söz etmiştim, üstü örtülü olarak ... »»»»»  AS.

© Sessiz Sözler / Ekim 2004 

Ana Sayfa Yazdır Başa Dön