|
|
Daima
İyiliklere Vesile Ol Ki Safın Belli Olsun
Üç gün önce yazdığım ve ardında yatan çok
önemli bir sır olduğunu düşündüğüm hadis
hakkındaki kişisel düşüncemi yazacağıma söz
vermiştim sizlere.. O sözümü yerine getirmek
için son kez yazıyorum inşaallah...
Hadisi bir kez daha hatırlayalım:
Allah Rasulü Hazreti Muhammed Mustafa
aleyhisselâm derki:
Allah, benden evvel herhangi bir
insanın cennete girmesini yasaklamıştır.
Ancak ben, sağıma baktığımda, beni geçmeye
çalışan bir kadın görürüm. "Bu kadının
benimle beraber cennete girmesinin sebebi
nedir?" diye sorarım. O zaman, bana
denir ki: "Bu, gençliği ve güzelliği
yerinde bir kadın idi. Fakat yanında
yetimleri bulunduğu için, onları büyütüp
işleri yoluna girinceye kadar sabredip
evlenmedi. Onun bu şefkatli davranışına
Allah’ın mükafatı böyle olmuştur." (İmam
Şa’rani, Tenbihu’l-Muğterrin).
Bu hadis, Avf İbnu Malik el-Eşcal'in
rivayetinde bir başka benzeri şekilde şöyle
aktarılmıştır:
Allah Rasulü Hazreti Muhammed Mustafa
aleyhisselâm:
"Ben ve yanakları kararmış kadın kıyamet
günü şu iki şey gibi yan yanayız.
(Hadisi rivayet eden Yezid İbnu Zürey, baş
ve orta parmaklarıyla işaret yaptı) O
kadın ki, mevkii, makamı bulunan kocasından
dul kalmıştır, (maddi imkanlarından
başka) neseb ve güzelliği yerindedir.
Bütün bunlara rağmen (evlenmez)
ve yetimler büyüyünceye veya ölünceye
kadar kendini onlara hasreder."
(Hadiste geçen "yanakları kararmış kadın"
tabiriyle Hz. Peygamber (sav) yetimlerim
büyütmek gayesiyle süslenmeyi ve rahat
yaşamayı terk eden, çektiği sıkıntılar
sebebiyle cildi kararan dul kadını ifade
buyurmuştur). (Kütüb-ü Sitte, Hadis No:
174)
Öncelikle belirtelim ki; kişi cennete
amelleri ile değil, Allah'a Tevhid
(Bir'lik) inancı doğrultusundaki imanı
ile girer, ki bu da O'nun lütfudur
ancak.. Bu biiir. Bunun hızını ise,
amellerinden ziyade o ameli yaparken
taşıdığı niyeti belirler, bu da iki.
Çünkü cennete saflaşmayan giremez, bu
saflığı da BİR'lik (Tevhid) inancı
doğrultusundaki niyet oluşturur.
Bundan başka üzerinde durulması gereken bir
de şu konudur: İlim ve ibadet, amaç
değil, sadece araçtır. Neyin aracı?
Gerçeği idrakin ve bilinçli yaşamın aracı,
cennete girmenin değil..
Söz konusu hanımefendi öncelikle Allah'ın
lütfuyla nasibinde olup açığa çıkan
Tevhid'e inancıyla cenneti hak etmiştir.
Cennete girme hızı ise, Allah'ın
rızasını cezbeden safiyane niyeti ve
ameli ile (yetimlerine merhamet ve
şefkat göstererek, onlar için nefsinin
arzularından vazgeçmek gibi), asl olan
hedefe isabet ettiğinden, yani yakin
elde ettiğindendir, belki farkında bile
olmadan... İlmi yoktur belki, ama araca
binmeden kestirmeden hedefe varmıştır, saf
niyet ve ameli ile... "Cennet ehlinin pek
çoğu bühldür (saftır)" hadisini bu
açıdan da değerlendirebiliriz.
Peki nedir o asl olan hedef? Yakin
halidir, ki o da nefsinin hükmünde
yaşamdan uzak durmak ve bunun getirisi olan
arınma ve saflaşma ile oluşur. Peki bu
hanımefendinin yaptığı gibi, söz konusu
hedefe varmanın ve Allah'ın rızasını
bu düzeyde kazanmanın (ki ilimsiz de
varılsa, bu da bir tür velayet, yani
yakindir) başka kestirme yolları da var mı?
Geçen gün "Live Messenger'da Bir
Sohbet" isimli yazımda da belirttiğim
gibi, konunun püf noktası şu:
Kendin için değil, başkaları için yaşamak
veya bütüne dönük yaşamak ya da BİR için
yaşamak veyahut TEK için yaşamak!
(Boyut boyut anlayışı ve bakışı yükselttik)
Belki önce başkaları için yaşamak diye
bakarsınız konuya, ama zamanla o başkaları
zannettiğinizle o kadar bütünleşirsiniz ki,
nihayet büyük sır açılır ve başkaları diye
bir şey olmadığını da anlarsınız belki..
Lakin bu sırrı yakalayamasanız dahi,
kendinden gayrı için yaşayan kişiler, doğal
olarak nefsine dönük yaşamdan uzaklaşır ve
bunun neticesi de saflık, nefsten arınma ve
yakin olur. Çünkü geçen gün anlattığım
bir hikayedeki "rüzgarla karınca" misalinde
olduğu gibi, samimiyetle başkaları için
yaşayan kişinin nefsiyle olması zordur.
(İyiliği ve iyilik yapmak için
çabalayanları avam işi diyerek
küçümseyenlere duyurulur!) İşte bu en
kestirme yollardan biridir. Uzun uzun nefsle
mücahede etmeksizin ondan kurulmanın yolu
başkaları için yaşamaktır.. Bakınız merhum
zatlardan Hacı Ahmed Kayhan dedemize
bir soru sorulmuş zikirle ilgili, O da bir
cevap vermiş oldukça dikkat çekici...
Soru: "Bir yerden işittim ve o
günden beri günde on bin adet zikir
yapıyorum. Daha da arttırayım mı?"
Ahmed Kayhan dedenin cevabı: "Ben
gençken askere gittim. Talim için bana, beş
tane mermi verdiler. İlk mermide hedefi
12'den vurunca ikinciyi attırmadılar.
Vuramasaydık, askerlik boyunca atar
dururduk."
İşte bu hanımefendinin sırrı bu bence...
Tek atışta 12'den vurmuş hedefi.. Mademki kaderimizi bilmiyoruz, sonumuzun ne
olacağı belli değildir, o halde her
birimiz ihtiyatlı olup tek atışta 12'den
vuracak saf niyetli amellerle yaşamımızı
süslemeliyiz, iyilik ve hayır peşinde
koşmanın avam işi(!) olduğu
iddialarına aldırmaksızın.
Bununla birlikte, söz konusu hanımefendi
her ne kadar safiyane niyeti ve haliyle
elde ettiği yakininden dolayı hız bakımından
cennete ilk girecekler arasında yer aldıysa
da, oradaki sonsuza dek sürecek müşahedesi,
dünyada elde ettiği ilim ölçüsünde
olacaktır. Bu sebeple bir yandan
ilim alıp, bir yandan hem ilminizi hem de
elinizdekileri (maddi veya manevi ne varsa)
paylaşın. (İsrafa girmeyecek ölçüde veya
kendinizi muhtaç duruma düşürüp el açacak
duruma gelmeksizin; aksi takdirde düştüğünüz
yokluğa dayanamayıp isyan haline girmeniz ve
kaş yaparken göz çıkarma ihtimaliniz de var,
dikkat!) Siz siz olun, kendiniz için
değil başkaları için yaşayın daima ve
iyiliklere aracı olmaya çalışın her daim..
Hatta mümkünse, başkaları görmeden BİR için,
hatta TEK için yaşayın! Ama mutlaka Allah
için ve samimiyetle yapın her ne yaparsanız.
Çünkü Allah numara yutmaz, çıkara
dönük kurnazlıkların O'nun indinde
karşılığı yoktur.
Hıristiyanların inanışında iyilik,
yani iyiliklere vesile olmak ve
iyi davranışlar esastır, o sebeple iman
etmiş samimi Hıristiyanlar daima
iyilik etmeye çalışır ve birbirlerini de
iyiliğe teşvik ederler, kendileri için
değil başkaları için yaşamaya çalışırlar.
Çünkü iman ettikleri Allah Rasulü İsa
aleyhisselam böyle bir yaşamın
getirisini ve sırrını bildiği için, onları
iyiliğe ve kendilerinden başkaları
için yaşamaya teşvik etmiştir,
kapasiteleri (misalen yüksek oktanlı
diyebileceğimiz) Allah ilmini
almaya müsait olmadığından... O ümmetin
kapasitesi yüksek seviyeden ilim almaya çok
müsait değildi, havarileri dışında... O
sebeple nefsle mücadele ve nefsi sakınmak
esastır ilimden ziyade.. Keşişler ve
rahibelerin ortaya çıkmasının sebebi de
budur.. Alemlere rahmet olan Efendimiz
Hazreti Muhammed aleyhisselam ise,
ümmetini ve tüm insanları hem iyiliğe ve
başkaları için yaşamaya, hem nefsleri ile
mücadeleye, hem de ilmi açıdan kendilerini
yetiştirmelerine teşvik etmiştir, ebedi
yaşamlarında kapsamlı bir müşahedeyle terkip
edilmiş bir cennete girmeleri için..
Çünkü aramızda bulunduğu devirde de
sonrasında da Allah ilmini almaya ve
yaşamaya istidat ve kabiliyetli kişiler
olacağını bildiği gibi, yaratılış
programıyla doğru orantılı olan kaderi
gereği bu düzeyde bir ilmi almaya veya alsa
da hayata geçirmeye istidat ve kabiliyeti
yeterli olmayan kişiler olacağını da
biliyordu. O sebeple her birine ayrı ayrı
yollar gösterdi.. Rahmetin sahasını geniş
tuttu.. Ki yukarıdaki hadis ve benzerlerini
aktarmasının hikmeti bana göre budur. Herkes
aynı kapasite ve kabiliyetle
yaratılmamıştır. Yaratılma amaçlarımız da
farklı farklıdır. Örneğin, tasavvuf yoluna
bin kişi girse, bir kişi ariflik veya
alimlik düzeyinde bir yakin elde eder.
(İbrahim Hakkı, Azizüddin Nesefi ve daha pek
çok velinin söylediği bir gerçek bu, ben
uydurmuyorum) Tabii ki ümidiniz o bir
kişi olmak üzere olsun, ama tedbiri de elden
bırakmayın derim acizane.. Çünkü o bir kişi
muradına erer ermesine de peki kalana ne
olur? Bütün mesele bu... İşte o noktada
elimizdeki hayır ve iyiliklerden başka hiç
bir şeyimiz olmaz, bilesiniz. Kaderimizi ve
nasibimizde ne olduğunu bilmiyoruz. O
sebeple, insanları sadece ilme değil,
iyiliğe ve başkaları için yaşamaya da teşvik
etmelidir, iyilikten uzaklaştıracak veya bu
şekilde algılanacak söylemlerden uzak durmak
gerekir. Çünkü farkında olmadan, hem iyilik
eden açısından, hem de iyilik edilen
açısından kapsamlı bir hayra engel olmak ve
vebalini yüklenmek söz konusu olabilir.
Kaldı ki sadece ilme kabiliyetli olmayanlar
değil, ilmi alanlar da daima iyiliklere
vesile olmalıdır. Bunun nedenini ve
sonuçlarını daha önceki yazılarımda
açıkladım. Fakat bununla beraber tabii ki
ilmi olan veya olmayan kişiler farklı bilinç
seviyelerinden bir seyir ve anlayışla iyilik
edeceklerdir. Ama şu da bir gerçek ki,
iyiler daima aynı saftadır. Efendimiz ile o
hanımefendi gibi.. O sebeple, her ne olursa
olsun iyiliklere vesile olmalıyız, ki hiç
olmazsa safımız belli olsun.
İyilikle ilgili önceki bir yazımda şöyle
demiştim, hatırlarsanız:
Siz kimseye iyilik edemezsiniz, iyilik
size iyilik eder ancak.. Biliniz ki, iyilik
daima var olacaktır, siz iyi olsanız da
olmasanız da dünyada milyonlarca,
milyarlarca kişi iyilik yapmaya devam
edecektir. İyilik sizin yardımlarınızla
varlığını sürdürmüyor, o daima orada!.. Hep
vardı ve daima var olmaya devam edecek...
Eğer iyi iseniz ve iyilik yapabiliyorsanız,
iyiliğin asıl faili sizi de iyiliğinin rahmet
sahasına alarak, yüceliğine dahil olma şansı
verdiğindendir. İyilik Yaradan'ın
(Allah'ın) vasıflarındandır, O'nun
mânâlarından bir terkiptir, O'nun
rahmetindendir. Bu sebeple iyilik bakidir,
iyilik sahasına alınıp iyiliğe vesile
kılınanlar ise fani... Yaşarken iyiliğe
dahil edilmek, size verilmiş büyük bir nimet
ve lutuftur. İyilik yaptığınız için
sevinmeyin, iyilik yapma şansı verildiği
için sevinin ve şükredin. Buna vesile
kılındığınız için, bu şansı kaçırmamak için
iyi olun. Yaradan'ın rızası için,
O'na hakkıyla kulluk edebilmek şansı
verildiği için, size sunulan bu büyük
fırsatı değerlendirmek için iyi olun. İyi
olmak size iyi geldiği için değil... Bilin
ki siz olmasanız da iyilik devam edecektir.
Her zaman iyiliğe vesile kılınanlar
olacaktır. Bu konuda vazgeçilmez tek adam
olmadığınızı anlayıp, sizin herkese iyilik
yaptığınızı değil, Yaradan'ın size
iyiliği nasip ederek size iyilik ettiğini
görmeye çalışın. Bu görüş ve biliş kişiyi
daima alçakgönüllü yapar.
Ve şunu hiç bir zaman unutmayın;
kimi insan bize nasıl olmamız gerektiği
hakkında örnek teşgil eder, kimi de nasıl
olmamamız gerektiği konusunda örnek teşgil
eder. Çünkü bazen nasıl olmamız
gerektiğini idrak için, olumsuz örneği
müşahede etmek, çok daha hayırlı sonuç
verir. O sebeple, aslında Allah
herkesi ve her huyu yerli yerince
yaratmıştır ve her biri önemli bir işe
yaramaktadır. Ama bunlardan hangi safta yer
aldığınız, sizin hayrınız açısından
önemlidir. Tercihlerinizi yaparken iyi
örnek oluşturmaya ve iyiler arasında yer
almaya çalışın.
Konuyu toparlayacak olursak, herkes
farklı kapasitelerde ve farklı amaçlarla
yaratıldığı için, herkes alimlik veya
ariflik düzeyinde bir velayete
erişemeyebilir, ama esas olan nefsi sakınmak
olduğundan, hiç olmazsa iyilik ve hayrını
arttırarak, bu şekilde başkaları için
yaşayarak Allah'ın rızasını kazanıp,
indinde çok makbul kullardan olabilir, ki bu
da bir tür yakin ve velayettir.
Halka hizmet eden kişiler herkese
anlayışınca ve kapasitesi doğrultusunda
hitap edip, bu tavsiyeleri de ihmal
etmeyerek her kesimden, her anlayış
düzeyinden ve derecesinden insanı
kucaklayıp, rahmet sahasını genişletmelidir,
tıpkı Allah Rasulü Hazreti
Muhammed Mustafa aleyhisselam'ın ve tüm
enbiyanın ve evliyanın yaptığı gibi...
("Tecelliyat" isimli bir kitap var, orada
bunlar ayrıntılı olarak anlatıyordu yanlış
hatırlamıyorsam. O kitabı okumayanlar veya
okuyup(!) da unutanlar(?) ya da okuduğu(!?)
halde sanki hiç okumamış gibi görmezden
gelen soğuk "bilgi-sayar"lar da var ne yazık
ki... )
"Şüphesiz Allah, takva sahipleri ile ve
muhsinler (ihsan edenler, iyilik
edenler, kerim ve cömertler, müşahede ve
yakin ehli) ile beraberdir." (Nahl;
128)
ve O, Ğafur ve Rahim'dir.
Şunu da unutmayın: Eğer fıtratınızda
iyilik varsa ve iyiler arasına yazıldınızsa,
iyilik yapmadan duramazsınız. Mutluluk ve
doyum noktanızda iyilik ve hayır vardır.
Bunun aksine kendini zorlayanlar bir süre
sonra bunalıma girip mutsuzluğa sürüklenir.
Fıtratınıza uygun olup, Sünnetullah
açısından da izin verilenleri yaparak mutlu
olmaya çalışın. Yoksa hayattan hiç bir zevk
almazsınız. Allahu Teala bizi mutsuz
olmak için yaratmadı. Bize yaptığı tüm
teklifleri daha fazla mutlu olmamız içindir
sadece...
Bu arada teşekkür etmek istediğim bazı
kişiler var. Hani Oscar ödülü
alanlar çıkıp ona buna teşekkür ederler ya..
Gerçi bana ödül falan verilmiş değil,
bilakis psikolojik baskı ile internette yazı
yazmaktan adeta diskalifiye edildim. Ama
yazdığım süre boyunca, önceden asla
planlamadığım doğaçlama şeklinde öyle
konuları dile getirdim, ki buna vesile olan
kişilere teşekkürü bir borç bilirim. Çünkü
Allah'ın yardımıyla irdelediğim
konuların her biri çok çok hayırlı
konulardı.. Buna vesile olanlar ise,
yukarıda "kimi insan bize nasıl
olmamız gerektiği hakkında örnek teşkil
eder, kimi de nasıl olmamamız gerektiği
konusunda örnek teşkil eder"
şeklinde açıkladığım bu iki sınıftan; "nasıl
olmamamız gerektiğine örnek teşgil
edenlerdendir".. Onların sayesinde,
bunca hayırlı yazı yazıldı, Allah
onlardan razı olsun. Hiç olmazsa bu açıdan
bir işe yaradılar, buna kendileri de
sevinmelidirler.
Son olarak bir konuya daha açıklık
getirmek istiyorum, önemli olduğunu
düşündüğüm için...
Letafet, yumuşak söz sahibi olmak, tevazu
ve alçak gönüllülük Allah Rasulü Hz.
Muhammed aleyhisselam'ın ahlakından
olup, O'nun sünnetinden kabul edilir.
O sebeple her birimizin ahlakında tatlı
ve yumuşak söz söylemek, tevazu ve alçak
gönüllük ana unsur olmalıdır.
Şımarıklık, böbürlenme, ukalalık ve
özellikle kibirden kesinlikle uzak
durulmalıdır. Tevazu ve alçak gönüllülük,
sahibini koruyan büyük bir nimettir.
Allahu Teala sevdiği kullarına tevazu ve
alçak gönüllülük ahlakını da nasip eder.
Ayrıca, insanlar mütevazı kimselerle
konuşurken irrite olmazlar, rahat ederler ve
konuşmalar gönüllere tesir eder, bunu asla
aklınızdan çıkarmayın lütfen. Tevazu ve
alçak gönüllülüğün ne demek olduğunu
bizatihi ahlakında da görerek öğrendiğimiz
Hakiki Mürşid Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar ki;
"Dört şey vardır ki, Allahu Teâlâ sevdiği
kimselere verir: Sükût etmek, bu ibadetin
başlangıcıdır. Allah'a tevekkül, tevazu ve
dünyadan meylini kesmek."
O sebeple, geçen zamanın bize ahlaki açıdan
neler getirip götürdüğüne bir bakmalıyız,
artıları ve eksileri ayrı kaba koyarak...
Allah Rasulü'nün sünnetine uygun
olanları artı olarak işaretleyin, uygun
olmayanları eksi olarak işaretleyin. Buna
göre zamanımızın boşa geçip geçmediğini
anlayabiliriz. Ancak; bazı istisna
durumlarda alacağımız tavrı bu çerçevede
değerlendirmek de doğru olmaz. Şöyle ki:
Günümüzde pek çok konu, farklı farklı
yorumlandığı gibi, tevazu ve alçak
gönüllülük de zaman zaman yanlış
anlaşılmıştır. İslam'ın açık bir
şekilde ifade edilen hükümlerine karşı zıt
olan davranışları görüp sessiz kalmak, boyun
bükmek ve batıla susmak değildir tevazu ve
alçak gönüllülük... İyi bir müslüman bu ve
benzeri durumlara tevazu gözüyle bakamaz,
bakmamalıdır. Zaten böyle bakması da
beklenmemiştir. Fedakarlık, şahsi
menfaatlerden taviz vermek anlamına gelir.
Mütevazı ve alçakgönüllü insanları hor
gören, aşağılayan kimselere karşı susmak bir
fedakarlık, yani kişisel menfaatlerden
vaz geçmek değildir. Böyle bir durum insani
hakların çiğnenmesidir. Çünkü, menfaat ve
hak kavramları da farklı anlamlara gelir.
İnsani haklar, kişisel menfaatlerden
üstündür. Tevazu, alçak gönüllülük ve
letafet gibi ahlaki özellikler ise, işte tüm
bu konular söz konusu olduğunda yapılan
haksızlıklar karşısında susarak "Eh ne
yapalım, elbet vardır bir hikmeti" demek
değildir. Bu gibi güzel ahlaka dair
davranışlar, imanın getirisi olan ilahi
vasıflardandır, insanı Hak'ka
yaklaştıran ilahi bir lütuftur sadece...
Zillete düşürülmek veya alçaklık değildir.
Ve, eğer bir menfaat şahsi olmaktan çıkıp
insani hak veya genelin menfaatleri konumuna
girmişse ve özellikle İslam'ın bekası
ve müslümanların menfaatleri söz konusu ise,
bunda fedakarlık da tevazu da olmaz, buna
susmak bir müslüman için ancak vebal olur.
Bakınız özellikle tevazu konusunda bana yol
gösteren ve ne zaman ne yapacağımı ve Hak
olanı işaret eden şu hadis-i şeriftir:
Allah Rasulu Hz. Muhammed
aleyhisselam:
"Ümmetimden tevazu sahibi olanları
gördüğünüz zaman siz de onlara tevazu
gösterin. Fakat kibirlileri gördüğünüzde siz
de kibirlenin. Zira kibirlenene karşı kibir,
onları hor ve küçük düşürmektir."
(Yani bu ahlaktan vazgeçirmeye dönük bir
fiildir, bir nevi kendilerine ayna olmak ve
hallerini görmelerini sağlamaktır)[İhya,
3/773]
İşte bu hadis çerçevesinde olmak üzere,
zaman zaman insani haklarım açısından
yapılan haksızlıklara veya İslam'a ve
Allah Rasulü'nün ahlakına ters düşen
uygulamalara karşı çıktığımda, üslûbumu
belki de hoşlanılmayacak şekilde
değiştirdiğime tanık olmanız ve bu tavrımı
yanlış anlayarak, kötü etkilenmenizden
endişe ettiğim için bu açıklamayı da yapmak
gereği gördüm. Haddi zatında ben de sıradan
bir beşerim ve her zaman hata edip yanılmam
söz konusu olabilir. O sebeple sizler onun
veya bunun ya da benim ahlakımı değil, daima
Allah Rasulü'nün ahlakını örnek
almalısınız. Bakınız O'nun bu
konudaki ahlakına bir örnek vereyim; Ebû
Ümame anlatıyor:
Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem evinden çıktı, Baki
kabristanlığına gidiyordu. Ashabından bir
kısmı, onu takip etmeye başladı.
Efendimiz onlara önden yürümelerini
emretti ve kendisi arkadan yürümeye başladı.
Bunun sebebi sorulduğunda:
"Ben sizin ayakkabılarınızın sesini
duydum da içime bir kibir düşer diye endişe
ettim." buyurdular.
Özetle; ilimde, ibadette, kullukta
yükselip Allah'ın rızasını kazanmak
isteyenler; bugüne dek tüm öğrendikleri
Allah indinde bir hiçken, üç beş
satır ilim öğrendi diye kibirlenmez, şımarıp
ukalalaşmaz, kendini diğer insanlardan üstün
görmez. Eğer gerçekten samimiyetle bu yola
baş koyup Allah rızası için yaşamayı
ilke edindiniz ise, kibir hastalığına
tutulmadan, kul olmanın sevinciyle, mütevazı
ve alçak gönüllü olabilme ayrıcalığını
gönüllerinizde birleştirmeye gayret edin
derim, dostunuz olarak acizane... Bu konuyla
ilgili söyleyeceklerimi Allah Rasulü
ve Nebisi sallallahu aleyhive
sellem'in bir duasıyla bitirmek istiyorum.
"Allah'ım! Beni ilimle zenginleştir,
tevâzuuyla süsle, takva ile ikram et, sıhhat
ve afiyetle güzelleştir."
Herkese gönülden selam ve sevgilerimle..
Hoşça kalın....
AS. 25 Kasım 2007
Hikmetli Söz:
"İyilik insanlar arasında kesintiye
uğrayabilir. Fakat iyiliği yapanla, Allah
arasında hiçbir kesinti olmaz."
~ Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ~
© Sessiz Sözler / Ekim 2004 |