Daima İyiliklere Vesile Ol Ki Safın Belli Olsun

Üç gün önce yazdığım ve ardında yatan çok önemli bir sır olduğunu düşündüğüm hadis hakkındaki kişisel düşüncemi yazacağıma söz vermiştim sizlere.. O sözümü yerine getirmek için son kez yazıyorum inşaallah... Hadisi bir kez daha hatırlayalım:

Allah Rasulü Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâm derki:

Allah, benden evvel herhangi bir insanın cennete girmesini yasaklamıştır. Ancak ben, sağıma baktığımda, beni geçmeye çalışan bir kadın görürüm. "Bu kadının benimle beraber cennete girmesinin sebebi nedir?" diye sorarım. O zaman, bana denir ki: "Bu, gençliği ve güzelliği yerinde bir kadın idi. Fakat yanında yetimleri bulunduğu için, onları büyütüp işleri yoluna girinceye kadar sabredip evlenmedi. Onun bu şefkatli davranışına Allah’ın mükafatı böyle olmuştur." (İmam Şa’rani, Tenbihu’l-Muğterrin).

Bu hadis, Avf İbnu Malik el-Eşcal'in rivayetinde bir başka benzeri şekilde şöyle aktarılmıştır:

Allah Rasulü Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâm:

"Ben ve yanakları kararmış kadın kıyamet günü şu iki şey gibi yan yanayız. (Hadisi rivayet eden Yezid İbnu Zürey, baş ve orta parmaklarıyla işaret yaptı) O kadın ki, mevkii, makamı bulunan kocasından dul kalmıştır, (maddi imkanlarından başka) neseb ve güzelliği yerindedir. Bütün bunlara rağmen (evlenmez) ve yetimler büyüyünceye veya ölünceye kadar kendini onlara hasreder." (Hadiste geçen "yanakları kararmış kadın" tabiriyle Hz. Peygamber (sav) yetimlerim büyütmek gayesiyle süslenmeyi ve rahat yaşamayı terk eden, çektiği sıkıntılar sebebiyle cildi kararan dul kadını ifade buyurmuştur). (Kütüb-ü Sitte, Hadis No: 174)

Öncelikle belirtelim ki; kişi cennete amelleri ile değil, Allah'a Tevhid (Bir'lik) inancı doğrultusundaki imanı ile girer, ki bu da O'nun lütfudur ancak.. Bu biiir. Bunun hızını ise, amellerinden ziyade o ameli yaparken taşıdığı niyeti belirler, bu da iki. Çünkü cennete saflaşmayan giremez, bu saflığı da BİR'lik (Tevhid) inancı doğrultusundaki niyet oluşturur.

Bundan başka üzerinde durulması gereken bir de şu konudur: İlim ve ibadet, amaç değil, sadece araçtır. Neyin aracı? Gerçeği idrakin ve bilinçli yaşamın aracı, cennete girmenin değil..

Söz konusu hanımefendi öncelikle Allah'ın lütfuyla nasibinde olup açığa çıkan Tevhid'e inancıyla cenneti hak etmiştir. Cennete girme hızı ise, Allah'ın rızasını cezbeden safiyane niyeti ve ameli ile (yetimlerine merhamet ve şefkat göstererek, onlar için nefsinin arzularından vazgeçmek gibi), asl olan hedefe isabet ettiğinden, yani yakin elde ettiğindendir, belki farkında bile olmadan... İlmi yoktur belki, ama araca binmeden kestirmeden hedefe varmıştır, saf niyet ve ameli ile... "Cennet ehlinin pek çoğu bühldür (saftır)" hadisini bu açıdan da değerlendirebiliriz.

Peki nedir o asl olan hedef? Yakin halidir, ki o da nefsinin hükmünde yaşamdan uzak durmak ve bunun getirisi olan arınma ve saflaşma ile oluşur. Peki bu hanımefendinin yaptığı gibi, söz konusu hedefe varmanın ve Allah'ın rızasını bu düzeyde kazanmanın (ki ilimsiz de varılsa, bu da bir tür velayet, yani yakindir) başka kestirme yolları da var mı?

Geçen gün "Live Messenger'da Bir Sohbet" isimli yazımda da belirttiğim gibi, konunun püf noktası şu:

Kendin için değil, başkaları için yaşamak veya bütüne dönük yaşamak ya da BİR için yaşamak veyahut TEK için yaşamak! (Boyut boyut anlayışı ve bakışı yükselttik) Belki önce başkaları için yaşamak diye bakarsınız konuya, ama zamanla o başkaları zannettiğinizle o kadar bütünleşirsiniz ki, nihayet büyük sır açılır ve başkaları diye bir şey olmadığını da anlarsınız belki.. Lakin bu sırrı yakalayamasanız dahi, kendinden gayrı için yaşayan kişiler, doğal olarak nefsine dönük yaşamdan uzaklaşır ve bunun neticesi de saflık, nefsten arınma ve yakin olur. Çünkü geçen gün anlattığım bir hikayedeki "rüzgarla karınca" misalinde olduğu gibi, samimiyetle başkaları için yaşayan kişinin nefsiyle olması zordur. (İyiliği ve iyilik yapmak için çabalayanları avam işi diyerek küçümseyenlere duyurulur!) İşte bu en kestirme yollardan biridir. Uzun uzun nefsle mücahede etmeksizin ondan kurulmanın yolu başkaları için yaşamaktır.. Bakınız merhum zatlardan Hacı Ahmed Kayhan dedemize bir soru sorulmuş zikirle ilgili, O da bir cevap vermiş oldukça dikkat çekici...

Soru: "Bir yerden işittim ve o günden beri günde on bin adet zikir yapıyorum. Daha da arttırayım mı?"

Ahmed Kayhan dedenin cevabı: "Ben gençken askere gittim. Talim için bana, beş tane mermi verdiler. İlk mermide hedefi 12'den vurunca ikinciyi attırmadılar. Vuramasaydık, askerlik boyunca atar dururduk."

İşte bu hanımefendinin sırrı bu bence... Tek atışta 12'den vurmuş hedefi.. Mademki kaderimizi bilmiyoruz, sonumuzun ne olacağı belli değildir, o halde her birimiz ihtiyatlı olup tek atışta 12'den vuracak saf niyetli amellerle yaşamımızı süslemeliyiz, iyilik ve hayır peşinde koşmanın avam işi(!) olduğu iddialarına aldırmaksızın.

Bununla birlikte, söz konusu hanımefendi her ne kadar safiyane niyeti ve haliyle elde ettiği yakininden dolayı hız bakımından cennete ilk girecekler arasında yer aldıysa da, oradaki sonsuza dek sürecek müşahedesi, dünyada elde ettiği ilim ölçüsünde olacaktır. Bu sebeple bir yandan ilim alıp, bir yandan hem ilminizi hem de elinizdekileri (maddi veya manevi ne varsa) paylaşın. (İsrafa girmeyecek ölçüde veya kendinizi muhtaç duruma düşürüp el açacak duruma gelmeksizin; aksi takdirde düştüğünüz yokluğa dayanamayıp isyan haline girmeniz ve kaş yaparken göz çıkarma ihtimaliniz de var, dikkat!) Siz siz olun, kendiniz için değil başkaları için yaşayın daima ve iyiliklere aracı olmaya çalışın her daim.. Hatta mümkünse, başkaları görmeden BİR için, hatta TEK için yaşayın! Ama mutlaka Allah için ve samimiyetle yapın her ne yaparsanız. Çünkü Allah numara yutmaz, çıkara dönük kurnazlıkların O'nun indinde karşılığı yoktur.

Hıristiyanların inanışında iyilik, yani iyiliklere vesile olmak ve iyi davranışlar esastır, o sebeple iman etmiş samimi Hıristiyanlar daima iyilik etmeye çalışır ve birbirlerini de iyiliğe teşvik ederler, kendileri için değil başkaları için yaşamaya çalışırlar. Çünkü iman ettikleri Allah Rasulü İsa aleyhisselam böyle bir yaşamın getirisini ve sırrını bildiği için, onları iyiliğe ve kendilerinden başkaları için yaşamaya teşvik etmiştir, kapasiteleri (misalen yüksek oktanlı diyebileceğimiz) Allah ilmini almaya müsait olmadığından... O ümmetin kapasitesi yüksek seviyeden ilim almaya çok müsait değildi, havarileri dışında... O sebeple nefsle mücadele ve nefsi sakınmak esastır ilimden ziyade.. Keşişler ve rahibelerin ortaya çıkmasının sebebi de budur.. Alemlere rahmet olan Efendimiz Hazreti Muhammed aleyhisselam ise, ümmetini ve tüm insanları hem iyiliğe ve başkaları için yaşamaya, hem nefsleri ile mücadeleye, hem de ilmi açıdan kendilerini yetiştirmelerine teşvik etmiştir, ebedi yaşamlarında kapsamlı bir müşahedeyle terkip edilmiş bir cennete girmeleri için.. Çünkü aramızda bulunduğu devirde de sonrasında da Allah ilmini almaya ve yaşamaya istidat ve kabiliyetli kişiler olacağını bildiği gibi, yaratılış programıyla doğru orantılı olan kaderi gereği bu düzeyde bir ilmi almaya veya alsa da hayata geçirmeye istidat ve kabiliyeti yeterli olmayan kişiler olacağını da biliyordu. O sebeple her birine ayrı ayrı yollar gösterdi.. Rahmetin sahasını geniş tuttu.. Ki yukarıdaki hadis ve benzerlerini aktarmasının hikmeti bana göre budur. Herkes aynı kapasite ve kabiliyetle yaratılmamıştır. Yaratılma amaçlarımız da farklı farklıdır. Örneğin, tasavvuf yoluna bin kişi girse, bir kişi ariflik veya alimlik düzeyinde bir yakin elde eder. (İbrahim Hakkı, Azizüddin Nesefi ve daha pek çok velinin söylediği bir gerçek bu, ben uydurmuyorum) Tabii ki ümidiniz o bir kişi olmak üzere olsun, ama tedbiri de elden bırakmayın derim acizane.. Çünkü o bir kişi muradına erer ermesine de peki kalana ne olur? Bütün mesele bu... İşte o noktada elimizdeki hayır ve iyiliklerden başka hiç bir şeyimiz olmaz, bilesiniz. Kaderimizi ve nasibimizde ne olduğunu bilmiyoruz. O sebeple, insanları sadece ilme değil, iyiliğe ve başkaları için yaşamaya da teşvik etmelidir, iyilikten uzaklaştıracak veya bu şekilde algılanacak söylemlerden uzak durmak gerekir. Çünkü farkında olmadan, hem iyilik eden açısından, hem de iyilik edilen açısından kapsamlı bir hayra engel olmak ve vebalini yüklenmek söz konusu olabilir. Kaldı ki sadece ilme kabiliyetli olmayanlar değil, ilmi alanlar da daima iyiliklere vesile olmalıdır. Bunun nedenini ve sonuçlarını daha önceki yazılarımda açıkladım. Fakat bununla beraber tabii ki ilmi olan veya olmayan kişiler farklı bilinç seviyelerinden bir seyir ve anlayışla iyilik edeceklerdir. Ama şu da bir gerçek ki, iyiler daima aynı saftadır. Efendimiz ile o hanımefendi gibi.. O sebeple, her ne olursa olsun iyiliklere vesile olmalıyız, ki hiç olmazsa safımız belli olsun.

İyilikle ilgili önceki bir yazımda şöyle demiştim, hatırlarsanız:

Siz kimseye iyilik edemezsiniz, iyilik size iyilik eder ancak.. Biliniz ki, iyilik daima var olacaktır, siz iyi olsanız da olmasanız da dünyada milyonlarca, milyarlarca kişi iyilik yapmaya devam edecektir. İyilik sizin yardımlarınızla varlığını sürdürmüyor, o daima orada!.. Hep vardı ve daima var olmaya devam edecek... Eğer iyi iseniz ve iyilik yapabiliyorsanız, iyiliğin asıl faili sizi de iyiliğinin rahmet sahasına alarak, yüceliğine dahil olma şansı verdiğindendir. İyilik Yaradan'ın (Allah'ın) vasıflarındandır, O'nun mânâlarından bir terkiptir, O'nun rahmetindendir. Bu sebeple iyilik bakidir, iyilik sahasına alınıp iyiliğe vesile kılınanlar ise fani... Yaşarken iyiliğe dahil edilmek, size verilmiş büyük bir nimet ve lutuftur. İyilik yaptığınız için sevinmeyin, iyilik yapma şansı verildiği için sevinin ve şükredin. Buna vesile kılındığınız için, bu şansı kaçırmamak için iyi olun. Yaradan'ın rızası için, O'na hakkıyla kulluk edebilmek şansı verildiği için, size sunulan bu büyük fırsatı değerlendirmek için iyi olun. İyi olmak size iyi geldiği için değil... Bilin ki siz olmasanız da iyilik devam edecektir. Her zaman iyiliğe vesile kılınanlar olacaktır. Bu konuda vazgeçilmez tek adam olmadığınızı anlayıp, sizin herkese iyilik yaptığınızı değil, Yaradan'ın size iyiliği nasip ederek size iyilik ettiğini görmeye çalışın. Bu görüş ve biliş kişiyi daima alçakgönüllü yapar.

Ve şunu hiç bir zaman unutmayın; kimi insan bize nasıl olmamız gerektiği hakkında örnek teşgil eder, kimi de nasıl olmamamız gerektiği konusunda örnek teşgil eder. Çünkü bazen nasıl olmamız gerektiğini idrak için, olumsuz örneği müşahede etmek, çok daha hayırlı sonuç verir. O sebeple, aslında Allah herkesi ve her huyu yerli yerince yaratmıştır ve her biri önemli bir işe yaramaktadır. Ama bunlardan hangi safta yer aldığınız, sizin hayrınız açısından önemlidir. Tercihlerinizi yaparken iyi örnek oluşturmaya ve iyiler arasında yer almaya çalışın.

Konuyu toparlayacak olursak, herkes farklı kapasitelerde ve farklı amaçlarla yaratıldığı için, herkes alimlik veya ariflik düzeyinde bir velayete erişemeyebilir, ama esas olan nefsi sakınmak olduğundan, hiç olmazsa iyilik ve hayrını arttırarak, bu şekilde başkaları için yaşayarak Allah'ın rızasını kazanıp, indinde çok makbul kullardan olabilir, ki bu da bir tür yakin ve velayettir.

Halka hizmet eden kişiler herkese anlayışınca ve kapasitesi doğrultusunda hitap edip, bu tavsiyeleri de ihmal etmeyerek her kesimden, her anlayış düzeyinden ve derecesinden insanı kucaklayıp, rahmet sahasını genişletmelidir, tıpkı Allah Rasulü Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselam'ın ve tüm enbiyanın ve evliyanın yaptığı gibi... ("Tecelliyat" isimli bir kitap var, orada bunlar ayrıntılı olarak anlatıyordu yanlış hatırlamıyorsam. O kitabı okumayanlar veya okuyup(!) da unutanlar(?) ya da okuduğu(!?) halde sanki hiç okumamış gibi görmezden gelen soğuk "bilgi-sayar"lar da var ne yazık ki... )

"Şüphesiz Allah, takva sahipleri ile ve muhsinler (ihsan edenler, iyilik edenler, kerim ve cömertler, müşahede ve yakin ehli) ile beraberdir." (Nahl; 128)

ve O, Ğafur ve Rahim'dir.

Şunu da unutmayın: Eğer fıtratınızda iyilik varsa ve iyiler arasına yazıldınızsa, iyilik yapmadan duramazsınız. Mutluluk ve doyum noktanızda iyilik ve hayır vardır. Bunun aksine kendini zorlayanlar bir süre sonra bunalıma girip mutsuzluğa sürüklenir. Fıtratınıza uygun olup, Sünnetullah açısından da izin verilenleri yaparak mutlu olmaya çalışın. Yoksa hayattan hiç bir zevk almazsınız. Allahu Teala bizi mutsuz olmak için yaratmadı. Bize yaptığı tüm teklifleri daha fazla mutlu olmamız içindir sadece...

Bu arada teşekkür etmek istediğim bazı kişiler var. Hani Oscar ödülü alanlar çıkıp ona buna teşekkür ederler ya.. Gerçi bana ödül falan verilmiş değil, bilakis psikolojik baskı ile internette yazı yazmaktan adeta diskalifiye edildim. Ama yazdığım süre boyunca, önceden asla planlamadığım doğaçlama şeklinde öyle konuları dile getirdim, ki buna vesile olan kişilere teşekkürü bir borç bilirim. Çünkü Allah'ın yardımıyla irdelediğim konuların her biri çok çok hayırlı konulardı.. Buna vesile olanlar ise, yukarıda "kimi insan bize nasıl olmamız gerektiği hakkında örnek teşkil eder, kimi de nasıl olmamamız gerektiği konusunda örnek teşkil eder"  şeklinde açıkladığım bu iki sınıftan; "nasıl olmamamız gerektiğine örnek teşgil edenlerdendir".. Onların sayesinde, bunca hayırlı yazı yazıldı, Allah onlardan razı olsun. Hiç olmazsa bu açıdan bir işe yaradılar, buna kendileri de sevinmelidirler.

Son olarak bir konuya daha açıklık getirmek istiyorum, önemli olduğunu düşündüğüm için...

Letafet, yumuşak söz sahibi olmak, tevazu ve alçak gönüllülük Allah Rasulü Hz. Muhammed aleyhisselam'ın ahlakından olup, O'nun sünnetinden kabul edilir. O sebeple her birimizin ahlakında tatlı ve yumuşak söz söylemek, tevazu ve alçak gönüllük ana unsur olmalıdır. Şımarıklık, böbürlenme, ukalalık ve özellikle kibirden kesinlikle uzak durulmalıdır. Tevazu ve alçak gönüllülük, sahibini koruyan büyük bir nimettir. Allahu Teala sevdiği kullarına tevazu ve alçak gönüllülük ahlakını da nasip eder. Ayrıca, insanlar mütevazı kimselerle konuşurken irrite olmazlar, rahat ederler ve konuşmalar gönüllere tesir eder, bunu asla aklınızdan çıkarmayın lütfen. Tevazu ve alçak gönüllülüğün ne demek olduğunu bizatihi ahlakında da görerek öğrendiğimiz Hakiki Mürşid Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar ki;

"Dört şey vardır ki, Allahu Teâlâ sevdiği kimselere verir: Sükût etmek, bu ibadetin başlangıcıdır. Allah'a tevekkül, tevazu ve dünyadan meylini kesmek."

O sebeple, geçen zamanın bize ahlaki açıdan neler getirip götürdüğüne bir bakmalıyız, artıları ve eksileri ayrı kaba koyarak... Allah Rasulü'nün sünnetine uygun olanları artı olarak işaretleyin, uygun olmayanları eksi olarak işaretleyin. Buna göre zamanımızın boşa geçip geçmediğini anlayabiliriz. Ancak; bazı istisna durumlarda alacağımız tavrı bu çerçevede değerlendirmek de doğru olmaz. Şöyle ki:

Günümüzde pek çok konu, farklı farklı yorumlandığı gibi, tevazu ve alçak gönüllülük de zaman zaman yanlış anlaşılmıştır. İslam'ın açık bir şekilde ifade edilen hükümlerine karşı zıt olan davranışları görüp sessiz kalmak, boyun bükmek ve batıla susmak değildir tevazu ve alçak gönüllülük... İyi bir müslüman bu ve benzeri durumlara tevazu gözüyle bakamaz, bakmamalıdır. Zaten böyle bakması da beklenmemiştir. Fedakarlık, şahsi menfaatlerden taviz vermek anlamına gelir. Mütevazı ve alçakgönüllü insanları hor gören, aşağılayan kimselere karşı susmak bir fedakarlık, yani kişisel menfaatlerden vaz geçmek değildir. Böyle bir durum insani hakların çiğnenmesidir. Çünkü, menfaat ve hak kavramları da farklı anlamlara gelir. İnsani haklar, kişisel menfaatlerden üstündür. Tevazu, alçak gönüllülük ve letafet gibi ahlaki özellikler ise, işte tüm bu konular söz konusu olduğunda yapılan haksızlıklar karşısında susarak "Eh ne yapalım, elbet vardır bir hikmeti" demek değildir. Bu gibi güzel ahlaka dair davranışlar, imanın getirisi olan ilahi vasıflardandır, insanı Hak'ka yaklaştıran ilahi bir lütuftur sadece... Zillete düşürülmek veya alçaklık değildir. Ve, eğer bir menfaat şahsi olmaktan çıkıp insani hak veya genelin menfaatleri konumuna girmişse ve özellikle İslam'ın bekası ve müslümanların menfaatleri söz konusu ise, bunda fedakarlık da tevazu da olmaz, buna susmak bir müslüman için ancak vebal olur. Bakınız özellikle tevazu konusunda bana yol gösteren ve ne zaman ne yapacağımı ve Hak olanı işaret eden şu hadis-i şeriftir:

Allah Rasulu Hz. Muhammed aleyhisselam:

"Ümmetimden tevazu sahibi olanları gördüğünüz zaman siz de onlara tevazu gösterin. Fakat kibirlileri gördüğünüzde siz de kibirlenin. Zira kibirlenene karşı kibir, onları hor ve küçük düşürmektir." (Yani bu ahlaktan vazgeçirmeye dönük bir fiildir, bir nevi kendilerine ayna olmak ve hallerini görmelerini sağlamaktır)[İhya, 3/773]

İşte bu hadis çerçevesinde olmak üzere, zaman zaman insani haklarım açısından yapılan haksızlıklara veya İslam'a ve Allah Rasulü'nün ahlakına ters düşen uygulamalara karşı çıktığımda, üslûbumu belki de hoşlanılmayacak şekilde değiştirdiğime tanık olmanız ve bu tavrımı yanlış anlayarak, kötü etkilenmenizden endişe ettiğim için bu açıklamayı da yapmak gereği gördüm. Haddi zatında ben de sıradan bir beşerim ve her zaman hata edip yanılmam söz konusu olabilir. O sebeple sizler onun veya bunun ya da benim ahlakımı değil, daima Allah Rasulü'nün ahlakını örnek almalısınız. Bakınız O'nun bu konudaki ahlakına bir örnek vereyim; Ebû Ümame anlatıyor:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıktı, Baki kabristanlığına gidiyordu. Ashabından bir kısmı, onu takip etmeye başladı. Efendimiz onlara önden yürümelerini emretti ve kendisi arkadan yürümeye başladı. Bunun sebebi sorulduğunda:

"Ben sizin ayakkabılarınızın sesini duydum da içime bir kibir düşer diye endişe ettim." buyurdular.

Özetle; ilimde, ibadette, kullukta yükselip Allah'ın rızasını kazanmak isteyenler; bugüne dek tüm öğrendikleri Allah indinde bir hiçken, üç beş satır ilim öğrendi diye kibirlenmez, şımarıp ukalalaşmaz, kendini diğer insanlardan üstün görmez. Eğer gerçekten samimiyetle bu yola baş koyup Allah rızası için yaşamayı ilke edindiniz ise, kibir hastalığına tutulmadan, kul olmanın sevinciyle, mütevazı ve alçak gönüllü olabilme ayrıcalığını gönüllerinizde birleştirmeye gayret edin derim, dostunuz olarak acizane... Bu konuyla ilgili söyleyeceklerimi Allah Rasulü ve Nebisi sallallahu aleyhive sellem'in bir duasıyla bitirmek istiyorum.

"Allah'ım! Beni ilimle zenginleştir, tevâzuuyla süsle, takva ile ikram et, sıhhat ve afiyetle güzelleştir."

Herkese gönülden selam ve sevgilerimle.. Hoşça kalın....

AS. 25 Kasım 2007

Hikmetli Söz:

"İyilik insanlar arasında kesintiye uğrayabilir. Fakat iyiliği yapanla, Allah arasında hiçbir kesinti olmaz." ~ Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ~

© Sessiz Sözler / Ekim 2004 

Ana Sayfa Yazdır Başa Dön