Hiç Bir Mesuliyet Kabul Etmem!

Bu sitedeki tüm paylaşımlarım kişisel görüşümdür ve kesinlikle Müslümanları bağlayıcı değildir ! Paylaşımlarım sadece istişare veya tavsiye niteliğinde kabul edilebilir, ama sorumluluğu ve vebali bana yüklenemez !
.
Düşüncelerimi okumaya başlamadan önce, bu yazım mutlaka okunmalıdır! Yazı, "Kefaret, Had, Diyet, Kefalet ve Vebal" gibi konuların merak edilen ayrıntıları hakkında istişare için sorulan bir soruya verdiğim cevaptan yola çıkarak hazırlanmıştır. Bu istişare, uzun zamandır üzerinde durmak istediğim çok önemli bir meseleye girmek için güzel bir vesile oldu. Hazır yeri gelmişken, bu fırsatı kaçırmak istemiyorum açıkçası... Ve bundan böyle de sitedeki ve ana sayfadaki BAŞ YAZIM olacak inşaallah!.. Eğer sıkılmadan baştaki "Kefaret, Had, Diyet, Kefalet ve Vebal" hakkındaki açıklamaları okursanız, konuyu nereye taşımak istediğimi de anlamış olursunuz.

Kefaret, Had Cezası, Diyet, Kefil (Kefalet), Vebal

Kefaret: Örtücü ve imhâ edici demektir. Günahtan arındıran anlamında da kullanılır. Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruçtur. Kur'ân-ı Kerim'de kefaret ödenmesi gereken durumlar ve kefareti bildirilmiştir. Verilen sadaka ve oruç gibi, köle azad etmek de kefaretlerden kabul edilmiştir. Örneğin;

*Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar. Bozulan yeminin kefareti (cezası), ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on yoksulu yedirmek veya giydirmek yahut da bir köle azad etmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizi bozmanın cezası budur. Yeminlerinizi koruyun. İşte Allah âyetlerini size böyle açıklar ki, şükredesiniz. (Maide, 89)

Had Cezası: Yasak sınır çizgisine had denir. (Hudut, bunun çoğuludur) Sınır çizgisini (yasakları) büyük günahlar kapsamında olarak ve toplumsal boyutta geçenler için, Kur’ân’da bazı cezalar tayin edilmiştir. Bunlara had cezaları denmektedir. Tayin eden Allah’tır. Had cezasını uygulama yetkisi de Allah Rasulü veya toplum adına devlet başkanının seçtiği adil hakimlerdedir. (Sosyoloji bilimine göre, bugün yeryüzünde mevcut tüm kanunların kökeni de dinlerdeki had cezasıdır zaten)

Had cezalarının hikmeti, kişinin işlediği günaha benzeyen veya günah cinsinden bir cezayı çekerek günahından pişman olması, tövbe etmesi, kendisini ıslah etmesi, günahından bağışlanması ve derecesinin yükselmesidir. Böylece Allah’ın huzuruna günahsız veya günahı bağışlanmış ve derecesi yükselmiş olarak gitmesi gaye edilmiştir. Örneğin;

* Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun. (Nur, 2)

Günahların bir kısmı kulu ile Cenâb-ı Allah arasında gizlidir. Bir kısmı da iki kişi arasında ve kul hakkı kapsamındadır. Diğer bir kısmı da sosyal içerikli olup topluma zarar verici veya toplumsal huzuru kaçırıcı niteliktedir. Had cezası, daha çok toplumsal boyuttaki hatalar (günahlar) için söz konusudur.

Kul ile Allah arasında gizli bulunan günahlar için tövbe, kul hakkını içeren günahlar için hakkın ödenmesinden (diyetinin ödenmesinden) sonra tövbe, sosyal içerikli olup toplum hukukunu ilgilendiren günahlar için de had cezasının uygulanmasından sonra tövbe edilmesi teklif edilmiştir.

Kısas: Bildiğim kadarıyla sadece öldürme fiili ile ilgili bir cezadır. Ama diyet bu cezanın yerine geçebilir.

* Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır. (Bakara, 178)

Diyet: Diyet de bir anlamda had cezası kapsamındadır, ama toplumsal değil kişisel içeriklidir. Kul hakkı kapsamında olarak.. Bir nevi bedel demektir. İnsana, diğer canlılara veya herhangi bir şahsa ait mal ve eşyaya zarar vermek durumunda, meydana gelen malî ve bedenî her türlü zararın, kişisel imkanlar ölçüsünde giderilmesi demektir. Diyet, günahın cezasını tamamen silmeyebilir. Yani kimi durumlarda sadece cezayı hafifletir, ama büsbütün ortadan kaldırmayabilir. Örneğin, birini öldüren, öldürdüğü kişinin ailesine diyet öder, ama bu günahını ortadan kaldırmaz. Sadece verdiği zararı kısmen de olsa karşılayarak, mağdur durumda bıraktığı kimselere yardım etmiş olur. Bu anlamda diyet ödeyen kişi, bir anlamda pişmanlığını dile getiren bir fiil işliyordur. Diyet gerektiren suçlar, her ne kadar kul hakkı dediğimiz günahlar kapsamında kişisel (yani iki kişi arasında) değerlendirilebilirse de, öte yandan kul ile Allah arasındaki gizli kalan hatalardan (günahlardan) olmayıp, toplum içinde açıkça işlendiği için ve kötü örnek teşkil etmesi bakımından, toplumda huzur ve sükunetin korunması açısından önemli bir hukuki mesele olarak kabul edilebilir. Sünnetullah (evrensel sistem) açısından ise, zararın ne kadar giderildiğine ve zarar gören kişinin de bundan razı olması oranında günahın affedilmesi veya hafiflemesi söz konusu olabilir. Örneğin bir başkasına ait herhangi bir mala zarar verildi ve o malın değer olarak tam karşılığı (veya aynısı) olarak diyeti öndendi ise ve malın sahibi de bundan razı olduysa, günahı (vebali-karşılığı-cezası) ortadan kalkabilir. Malın karşılığı tam olarak ödendiği halde, zarar gören kişinin bu diyete rağmen pek gönlü alınmadıysa, vebali tamamen ortadan kalkmış olmaz. Ama zarar veren kişinin zararı gidermek için gösterdiği gayret ve samimiyetinden ötürü vebalde hafifleme söz konusu olabilir. Eğer bu hatayı hiç bir art niyet taşımayarak kazayla yaptıysa ve bedelini de tam olarak ödediyse, zarar görenin gönlü olmasa dahi ödediği diyetle mesuliyetten kurtulabilir. Büyük günahlar kapsamında olan haksız yere insan öldürmede de bu sistem geçerlidir. Ama tam karşılığı olan cana karşılık can ödenemeyeceği için, vebalinden kurtulunmaz. Eğer kasıt yok da kaza ile olduysa, ödediği diyet bir pişmanlık, samimiyet ve affedilmek için bir gayret kabul edilebilir Allah indinde ve vebali (günahı) hafifletici unsur olabilir. Ama büsbütün silinip silinmeyeceğini sadece Allah bilir. Samimiyet, iyi niyet, pişmanlık ve tevbe ile yönelen kişi için Allah'ın rahmet, merhamet ve af kapıları daima açıktır.

*Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azad etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Alimdir (her şeyi bilendir), Hakimdir (hüküm ve hikmet sahibidir). (Nisa, 92)

*Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır. (Nisa, 93)

Aslında evrensel sitemde (Sünnetullah'ta) tüm bu saydıklarımız, birbirine benzer veya bağlı özellikler içeren yasalardır. Evrensel sitemde insan açısından yürürlükte olan bu yasalara Sünnetullah yasaları (şer'i hükümler) diyoruz. Buna dair ilme de nübüvvet ilmi denir. Bu ilme vakıf kılınarak, söz konusu yasaları insanlara açıklayan Allah elçilerine de ek olarak nebi sıfatı veriliyor. İşte yukarıda sıraladığımız tüm bu meseleler, esasında hepsi tek bir temele dayanır, ki o da yapılan her şeyin (fiilin veya meydana gelen olayın) evrensel sistemde bir karşılığı olması yasasıdır. Yani her etki bir tepki meydana getirir. Bu etkilerden evrensel gerçekle ve sistemle uyumlu olup, olumlu tepki- karşılık alanlara sevap; evrensel gerçekle ve sistemle uyumsuz olup, olumsuz tepki-karşılık alanlara günah denmiş. Bizim açımızdan olumlu sonuçlarını ödül olarak kabul ederiz. Olumsuz sonuçları da ceza.. Bunlardan günah niteliği taşıyan etkilerin, bizim açımızdan bazen olumsuz ve tahammül edilmeyecek tepkileri (sonuçları-cezası) söz konusudur. O sebeple, ya o fiili işlemekten kaçınırız, ya da eğer işlendiyse, bunun karşılığı olan tepkiden kurtulmak gerekir. Tabii ki tevbe (yani pişmanlık ve bir daha aynı hatayı işlemeyeceğine dair samimi yöneliş ve arınma) en başta gelir. Ancak, bazı konularda tevbe ile birlikte etkili bir başka sistem de mevcuttur. O da şu: Oluşan herhangi bir fiil veya olay, yani etki sonucundaki tepki, herhangi bir bedelle karşılanırsa (durdurulursa), mesuliyet (alınacak karşılık- tepki-ceza) kısmen veya tamamen düşebilir. (Tevbe temel ana yasa olmak kaydıyla) Yani evrensel sistemde bu tür etkilerle oluşan tepkiyi karşılayan bir bedel de vardır, ki bu bedele-karşılığa dini terminolojide Kefaret denir. Tabii ki bu sistem detayında aklın havsalanın alamayacağı ayrıntılar içerir. Öyle ki bu ayrıntılara Nebiler dahi tam vakıf kılınmayabilir. Ancak insan için geçerli, gerekli ve önemli olan yasalar ve dahi Allah'ın bildirdiği müstesna olmak üzere..

"Mele-i Ala (yüce topluluk) tartışıp dururken, benim hiç bir bilgim yoktur." (38/69)

İbn Abbâs'tan rivayetine göre Allah Rasûlü aleyhisselam şöyle anlatmıştır:

"Rabbım bu gece -rüyada olduğunu kast etmiştir- en güzel şekliyle geldi ve: "Ey Muhammed, Mele-i A'lâdakilerin hangi hususta tartıştıklarını bilir misin?" diye sordu. Ben: "Hayır", dedim. Elini iki küreğim arasına koydu. O kadar ki soğukluğunu memelerimin arasında -veya göğsümde demiştir- hissettim. Hemen o anda göklerde ve yerde olanları bildim. Sonra: "Ey Muhammed, Mele-i A'lâ'nın hangi hususta tartıştıklarını bilir misin?" diye sordu. Ben: "Evet, keffâretler ve dereceler hakkında tartışıyorlar", dedim. "Keffâretler ve dereceler nelerdir?" diye sordu ben: "Namazlardan sonra mescidlerde kalmak, Cum'alara yürüyerek gitmek, zor durumlarda abdesti en mükemmel bir şekilde almaktır. Her kim böyle yaparsa; hayırla yaşar hayırla ölür. Anasından doğduğu gündeki gibi hatâlarından kurtulur", dedim. Buyurdu ki; "Ey Muhammed, namaz kıldığın zaman şöyle de: *Allah'ım, Senden hayırları isterim. Münkerleri terk etmeyi, yoksulları sevmeyi isterim. Kulların için bir fitne murâd ettiğin zaman beni fitneye dûçâr kalmamış olarak ruhumu kabzeyle.*"

Hatta bırakın bildirilen olumlu ya da olumsuz fiillerin karşılığını (ki olumsuz olarak bildirilenler, cezası-karşılığı-tepkisi çok ağır olanlardır; olumlu olarak bildirilenler ise, ödülü-karşılığı- tepkisi çok yüklü olduğundan ivedilikle bildirilmiştir), her fiilin bir karşılığı vardır. O sebeple, bunlardan olumsuz olanlara büyük ve küçük günahlar denmiş. Olumlu olanlara da büyük ve küçük sevaplar denmiş. Büyükler bildirilmiş, ama küçükler konusundaki detaylara pek girilmemiş. Bunlardan küçük günahlar için "namaz" en önemli kefaret olarak bildirilmiştir.

Abdullah b. Amr b. el-As der ki: Küçük kusurlar şirkten aşağı günahlardır. Küçük kusurların İki had arasında işlenen günahlar olduğu söylenmiştir. Yani dünyada haddi gerektirmeyen, ahirette de azab görüleceği tehdidi bulunmayan küçük günahları beş vakit namaz örter (onlara keffaret otur). (Bu açıklamayı İbn Zeyd, İkrime, ed-Dahhak ve Katade yapmıştır. el-Avfi ve el-Hakem b. Uteybe de İbn Abbas'tan rivayet etmişlerdir.)

el-Kelbî der ki: "el-Lemem (küçük günahlar ve kusurlar) iki türlüdür. Yü­ce Allah'ın dünyada kendisi dolayısıyla herhangi bir haddi, ahirette de herhangi bir azabı söz konusu etmediği her bir günahtır. İşte bu gibi günahları, büyük günahlar ve hayasızlıklar seviyesine ulaşmadıkları sürece, beş vakit namaz affettirir (keffaret olur). Diğer çeşidi ise, büyük günah olup, insanın ardı arkasına işlediği, sonra da ondan tevbe ettiği günahtır."

Sevap denilen fiiller de olumsuz dediğimiz günah denilen fiillerin tepkisine-cezasına-karşılığına bizatihi kefaret olabilir.

Abdullah b. Mesûd'un (r.a.) anlattığına göre:

Yabancı bir kadını öpen biri Hz. Rasulullah'a geldi ve olayı anlattı. Bunun üzerine: "Gündüzün iki tarafında ve gecenin bazı saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere büyük bir hatırlatmadır" ayeti nazil olunca o zat: "Ey Allah'ın Resulü! Bu yalnız benim için mi?" diye sordu. Allah Rasulü (a.s.): "Ümmetimden onu yapan herkes içindir" buyurdu. (Sahih-i Müslim: 4963)

Kefil ve Vebal konularını özellikle en sona bıraktım. Çünkü bu iki konu, düşüncelerimi paylaştığım sizleri ve dolayısıyla beni ilgilendiren çok önemli iki konu... Aşağıda detayına gireceğim kısmetse...

Kefalet (Kefil olmak): Herhangi bir konuda garanti vererek, mesuliyeti (sorumluluğu) bilinçli olarak üzerine almaktır. Örneğin, bir şahsa kefil olunabilir (kefalet-i binnefs), mala kefil olunabilir (kefalet-i bil-mal), bir başkasına ait borca kefil olunabilir, vb...

İslam dininde kefalete delil olacak bir hadis aktaralım. Ebu Davud, Câbir'den şöyle rivayet etti:

Rasulullah aleyhisselam, üzerinde borç var iken ölen bir adamın namazını kılmıyordu. Nitekim bir cenaze getirildi. Rasulullah aleyhisselam: "Onun borcu var mı?" diye sordu. Oradakiler: "Evet, iki dirhem borcu var", dediler. Bunun üzerine Rasulullah aleyhisselam; "Arkadaşınızın (cenaze) namazını kılın", dedi. Bunu işiten Ebu Katade el-Ensâri: "O iki dinarı ben öderim, ya Rasulullah" dedi. Bundan sonra Rasulullah aleyhisselam kalkıp onun namazını kıldı. Gün gelip Allah, Rasulullah aleyhisselam'a fetihler nasip edip maddî yönden güçlenince şöyle buyurdu: "Ben her mü'mine kendi zatından önce gelirim. Kim bir borç bırakarak ölürse onu ben ödeyeceğim. Kim de mal bırakırsa (öldükten sonra) varislerine ait olur." (Ebu Davud, Kitabu’l-Buyu’, 2902)

Vebal: Vebal, kişinin iradesiyle (bilerek) veya iradesi dışında (bilmeden) Sünnetullah yasalarınca manevi mesuliyet (sorumluluk) yüklenmesi demektir. Bilmeden yüklendiklerimiz bir yana, bir de örneğin aşağıdaki ayet kapsamında yüklendiklerimiz veballer (günahlar) var:

* Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için "Bu Allah katındandır." derler. Artık vay o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!.. (Bakara, 79)

İşte bu noktada, Kefalet ve Vebal konularını neden en sona bıraktığımı açıklamak isterim. Sık sık yinelediğim bir konu var, ki o da;

Buradaki tüm paylaşımlarımın kişisel görüşüm olduğu, Müslümanları kesinlikle bağlamadığı ve dolayısıyla hiç bir mesuliyet ve vebal yüklenmeyi kabul etmediğimdir. Paylaşımlarım sadece istişare veya tavsiye niteliğinde kabul edilebilir. Ama sorumluluğu, yani kefaleti ve dolayısıyla vebali bana yüklenemez !

Hele de bunu sık sık belirtmişken..

Bu türden hizmetlerin sevabı kadar, vebali de vardır. Pozitif yanı olan herhangi bir şeyin, mutlaka negatif yanı da olacaktır. O sebeple bir vebali olmadığı düşünülemez.

Bir kişinin sonsuz yaşamındaki ebedi saadet veya bedbahtlığına sebep olabilecek dini ve manevi konularda (Allah'a iman ve istikamet konularında), adeta fetvaya girecek akıl vermelerin, yönlendirmelerin ve hatta akıl verme, fetva veya yönlendirme amacı güdülmeyip tamamen iyi niyet noktasından yola çıkılsa dahi, yine de büyük bir mesuliyet yüklenildiğini takdir edersiniz. O sebeple, paylaşan kişiler aslında bilerek veya bilmeden büyük bir risk almıştır.

Değerli dostlar, her kişinin akıl, zeka, kavrayış ve dolayısıyla anlayış kapasitesi de farklı farklıdır.  Dolayısıyla bazen anlatımlarımız muhataplarımıza anlatmak istemediğimiz bir biçimde ulaşabilir, yani yanlış anlaşılabilir.

Veya, paylaştığımız düşüncemizde yanılıyor da olabiliriz, ki her insan yanılabilir. Hatadan beri olan sadece enbiyadır.

* (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir rasul ve hiçbir nebi göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi giderir (nesh eder). Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder (güçlendirir). Allah Alîm'dir (her şeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir) (Hac, 52)

Eğer enbiya dahi bundan kendini sakınamıyorsa (ancak vahiy koruma altındadır, gerekirse ayetler nesh edilir, ki yukarıdaki ayetten bunu açıkça anlıyoruz), diğerleri kendini nasıl sakınabilir ve o paylaşımdan sanki garantörü Allah'mış gibi şüphesiz emin olunur? Hatta kimi zaman veliler dahi yanılabilir, ayetin manası gayet açık.. Hatta yukarıda aktardığımız ayetten bir sonraki ayet daha da çarpıcıdır.

* Allah, şeytanın karıştırdığını, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile kılar. Zalimler şüphesiz (haktan uzak) derin bir ayrılık içindedirler. (Hac, 53)

Her şey bir hikmetledir ve en çok yanılan da hiç yanılmam diyendir. O sebeple, yeryüzünde hiç kimse, "Her şeyin doğrusunu bilirim ve hiç yanılmam" dememelidir.

İşte tüm bu sebeplerden ötürü anlatan da dinleyen de risk almıştır bir bakıma.. Ancak her durumda en büyük risk ve mesuliyet daima paylaşanındır. Çünkü bu gibi bir paylaşımın böylesi sonuçları da olabileceğini göze alarak başlamıştır bu işe, adeta bu sonuçlara kefil olurcasına... O sebeple, sistemde bu türden mesuliyetleri yüklenmek demek, adeta kefalet yasalarına tabi olmak demek bana göre.. Bu büyük bir risktir, çünkü birine kefil olurken, o kişiyi tanıyıp güvendiğimiz için kefil oluruz. Fakat günümüzde paylaşım sahası o kadar genişledi, ki paylaştığınız kişilerin kimler olduğunu, kişisel vasıflarını ve kapasitelerini de bilemiyorsunuz. Eskiden hakikat bilgisini yüksek anlama ve değerlendirme kapasitesi olup hazmedebilecek ve güven veren insanlara verirlermiş, vebali de olduğu bildiklerinden.. Ne var ki şu gün içinde bulunduğumuz şartlar böyle bir hassasiyeti ortaya koymak için hiç uygun değildir. Ya hep ya hiç şeklinde bir durumla karşı karşıyayız. Ayrıca, paylaşım demek; açıkça şahit olduğun gerçekleri veya uygulayıp fayda gördüğün ilhamlarını ya da düşüncelerini paylaşmak demektir. Fayda görülmeyen veya mahiyetine açıkça şahit olunmayan şeyi paylaşmanın mantığı ne? O, ancak fetva ve akıl verme olur ve amacı da paylaşımdan sapar. Fakat günümüzdeki paylaşım adı altında yapılanlar amacından çok uzak bana göre.. Açıkça şahit olmadığımız ve oturduğumuz yerde kafa yorduğumuz, hayal ettiğimiz, düşünce ürettiğimiz ve çoğunlukla deneyimleyip sonuçlarına vakıf olmadığımız her şeyi paylaşıyoruz. İyi de, onun öyle olup olmadığına şahit olmadın, şahit olmadığını da açıkça vurgulamadın. Ve dahası bunu uygulayıp bir fayda görmüş de değilsin. Ya yanılıyorsan, ya yanıltıyorsan? Neyi paylaşıyorsun ve ne amaçla o halde? .. gibi sorular üzerinde düşünmek lazım....?!

İşte tüm bu sebeplerle, risk faktörü hem paylaşılan kişi açısından, hem paylaşan kişi açısından söz konusu.. Ama en büyük mesuliyet, sorumluluk ve tabii vebali, her durumda paylaşan kişinindir.

Bunu bildiğim için, gerçekten açıkça şahit olmadığım konuları; "Bu konuyla ilgili kişisel düşüncemdir" veya "Ben nereden bilirim, ama belki şöyle olabilir" ya da "Doğrusunu sadece Allah bilir!" veyahut benzer cümlelerle belirgin şekilde vurgularım, bunlara dikkat edilmelidir!. O sebeple, "Paylaşımlarımla ilgili hiç bir mesuliyet kabul etmem!" diye ısrarla üzerinde durdum bu konunun..

Ne oluyor sistemde bu durumda biliyor musunuz?

Sizlerden beni yanlış anlayarak (veya ben de hatalı açıklamış olabilirim, bundan dolayı), hata eden her bir kişinin günahından dolayı sistemin verdiği tepki, bir bakıma ona bu konuda akıl veren kişi olduğumdan, doğruca bana da yöneliyor. Suç ortaklığı benzeri gibi.. veya azmettirme anlamında... Adeta sistem beni o kişiye kefil kabul eder ve açığa çıkan tepki, o fiile sebebiyet veren vesileye de gelir. (Ayette "hiç bir günahkar diğerinin günahını yüklenmez", diyor; ama bu hüküm, kefilleri kapsamıyor) O sebeple, paylaşan herkes bunun bilincinde olmalıdır. En azından mesuliyet kabul etmediğini, açıkça şahit olmayıp kişisel düşünceler olduğunu vurgulamalıdır. Buna rağmen, yine de bir vebali vardır, kaçarı yok.. Ki sevabı gelip karşısına dikilmese, pek çoğumuz helak olup gitmiştik belki de.. Ancak "İyilikler kötülükleri giderir" yasası gereğince, işin sevabı, vebali ile boğuşur durur ve paylaşanı korur. Ama hatalar artarsa, onu bilemem...

Değerli dostlarım, aslında bile bile bu taşın altına elini koyan için, bu tür paylaşımlar çok büyük bir fedakarlıktır, takdir edilir mi bilmiyorum?. Çünkü yukarıda da açıkça belirttiğim çok önemli riskleri var.

Bendenize gelince... Bu mesuliyeti asla kabul etmediğim ve sık sık gereken uyarıları yaptığım halde, ne yazık ki kaçamadığım durumlar da oluyor, bunu da biliyorum.. Allah'ın sisteminde hangi fiil hangi şekilde yorumlanır ve karşılık bulur, hiç bir şekilde bilemeyiz. En ufak bir hata veya niyetten sapma ya da sizin yanlış kabullenişleriniz beni ya kul hakkı ve diyet veya söz ettiğim kefalet yasalarının sonuçlarına mahkum eder ve bunun sonucu korkunç olur. Tıpkı sevabından da bana pay olması gibi...

Normalde sizler bir tek kendinizden mesulsünüz ve kendi hatalarınızın bedelini ödüyorsunuz belki... Böyle bir durumda benim halim ne olur bir düşünün? Beni okuyan kişi kadar mesuliyet ve vebal yüklenmeme sebep olur Allah korusun!.

O sebeple sık sık belirttim, ama ne kadar anlaşıldım bilemiyorum.. Kaldı ki bu kapsamda bazı mesuliyetleri istemeden de olsa yüklendiğim de gayet açık.. Allah Seri-ül Hisab'tır. Günlük yaşamda Allah'ın emirlerine elimden geldiği kadar uyup hata etmemeye dikkat ettiğim ve Sünnetullah'a uygun yaşamaya çalıştığım halde, sık sık başıma gelen felaket ve belalara bakılırsa, bu paylaşımlardan zaman zaman mesul tutulduğum ortada.. Sistemde yasalar var; hakikat değil, marifet var. Hiç kimse sistemin yürürlükteki yasalarını hafife alıp, hakikati marifetin üstünde bir noktada görmemelidir! Yoksa bu romantik hayalinin ve duygusallığının neticesini ve pahasını çok acı bir biçimde öder! İşte bu sebeple, kişisel sitem açık oldu sürece endişeli ve tedirgin olacağım sanırım.. Ben gereken uyarıyı yapayım da sonra ne olacaksa olsun. Küçük dağları ben yaratmadım ve Allah'tan çok korkarım. O'ndan korkmayan cesurların uygulamaları beni hiç ilgilendirmiyor. Her koyun kendi bacağından asılır. Eğer sistemin sorumlu tuttuğu kişilere verdiği bu tepkiyi karşılayacak şuur ve kapasitede olsam, hiç dert değil, canım feda, dükkan sizin.. Ama o kapasitede biri olup olmadığımı bilmiyorum açıkçası... Onu sadece Allah bilir! (Ancak zaman zaman üzüldüğüm ve kaldıramadığım konular olduğunu da itiraf ediyorum, çünkü samimiyim, olmadığım gibi görünemem ve böyle görünmeye de ihtiyaç duymam.) Ne var ki Allah yazmış işte alnımıza, ki yapıyoruz bu işi.. Herhalde rabbimin bir bildiği vardır. O, kimseye çekemeyeceği yükü yüklemez ve neylerse güzel eyler.

Aslında bu konu benim açımdan çok çok önemli! Hiç yazı yazmak istemediğim halde, bu yazıyı sitedeki BAŞ YAZI yapmak için, bir kere daha oturdum klavye başına.. O sebeple müsaadenizle biraz daha açmak istiyorum bu meseleyi... Çünkü bendenizin paylaşımlarını okuyan herkes bunları bilmelidir!.

VELİ, yakın DOST anlamına geldiği gibi, aynı zamanda dostuna kefil olan demektir, bunu biliyor musunuz? Dünyevi işlerde bu anlamda da kullanılır ve kefalet eden (onun adına mesuliyeti yüklenen) manasını da taşır. Mesela okullarda hala öğrenci kefaleti, Veli olarak tanımlanır. Bu açıdan bakılırsa da yukarıda bahsettiğimiz mesuliyeti, ancak bu sıfata gerçek anlamda haiz olan kişi taşıyabilir, benim gibi sıradan biri değil.. Örneğin, halka gerçekleri açıklayan evliya (veliler), bir anlamda halkın yanlış anlamasından ve buna bağlı fiillerinden doğan her türlü günahın (cezanın-karşılığın-tepkinin) sistemde önüne adeta bir duvar gibi dikilir.. (enbiya için de böyle, ama onlar için tehlike yok, zira garantörleri Allah'tır, özel korunmaları vardır "Allah ve melekleri nebiye salat eder" ayeti gereğince) Çünkü kefalet sistemine göre, bilgilendirdiklerinin anlayışlarından, fiillerinden vebal yüklenip mesul tutuluyorlar ve dolayısıyla  kefil kabul ediliyorlar bir bakıma... Bunu istemeseler de kabul etmeseler de (ki bu kişiler işleyen sistemi bildiklerinden, genelde mesuliyeti kabul etmezler), ama yine de kaçamıyorlar bazı yükümlülüklerden ve veballerden.. Bunun bile bile göğüslenmesi ve paylaşıma devam edilmesinin, ne büyük bir fedakarlık olduğunu ancak ehli takdir eder. (Bilmeyerek onu yüklenenler de var tabii, biz bile bile gönüllü olanları diyoruz burada) Eğer bile bile bu taşın (vebalin) altına elini koyan kişi gerçekten VELİ sıfatına haiz ise, bu sıkıntıya göğüs gerebilir. Ama ya benim gibi sıradan bir garipse, yandı çıra gibi... Kaldı ki bir Veli kolay kolay yanılmaz ve yanıltmaz, sadece kapasitesi yeterli olmayarak yanılanlara kefil kabul edilir. Ama bizim gibi sıradan kişiler yanılabilir de.. O sebeple hem kul hakkından mesul oluruz, hem de kefillikten dolayı mesul tutuluruz. Bir Veli'de bu mesuliyeti yüklenecek kapasite ve kudret vardır. Peki bizler kimiz ki böylesi bir ateşe göğüs gerebilelim, değil mi? Onlar ki (evliya) rıza-ı ilahi ve aşk-ı hakiki'ye ulaşmışlardır veya kendilerinde yakin, yani velayet potansiyeli olup rıza-ı ilahiye ve hakiki aşka ulaşabilme uğruna, bedenini, ruhunu ve hatta tüm varlığını ateşe atmayı göze alabilenlerdir. Çile ve zorlukların kuşattığı yalnızlık vadisinde, teslimiyetle tüm varlığını her şeyin sahibine emanet edebilenlerdir. Dostluk, sadakat, vefa ve teslimiyetle, kulluğun (ubudiyetin) hakkını veren ve mele-i ala'yı dahi kıskandıranlardır onlar... Öyle ki; "Ey Rab, mahşer günü, vücudumu o kadar büyüt, o kadar büyüt ki ve sonra da beni cehennemine koy ki, benden başkasına yer kalmasın." diye dua ederek, kendini insanlığa kurban edebilenlerdir. (Hıristiyanlar da İsa'nın insanlık adına böyle bir vebal yüklendiğini düşünüp, O'na Kurbanlık Kuzu derlerdi)

Şah Nakşibedi hazretlerinden bir keramet istenir. Cevabı: "Bunca günah yükünün altında, dimdik durabildiğimize göre, kerametimiz ortada" olur.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Madem bunları biliyorsun, neden hala siten açık ve paylaşmaya devam ediyorsun?" Ah bir bileydim ne yaptığımı..?!.. Ah bir bilseydim bunları bile bile neden yaptığımı?!!.. Sanırım bu elimde değil, çünkü Allah'ın bana biçtiği kefen de bu... Programım gereği elimde olmaksızın, adeta şuursuzca O'ndan gelen her şeye göğsümü açtım ve o kefeni isteyerek giyiyorum galiba.. yaşayabileceklerimi bile bile.. hatta bazen yaşadıklarımı göre göre...

Bir dostum var, Hak erenlerinden... Bazen başım derde girip gözyaşlarımı tutamadığımda beni uyarır. "Dikkat et! Bunların başına neden geldiğini bir bilseydin, asla açıkça şahit olmadığın veya bizzat deneyip faydasını görmediğin düşüncelerini halka anlatmazdın. Ya da kapasitesinden ve hazım derecesinden emin olmadığın kişilere bol keseden vermezdin. Hele hele yanlış anlaşılmaya müsait konuları ulu orta anlatmazdın. Ben de eskiden senin gibiydim. Düşündüğümü, akla yatkın gördüğümü bizzat deneyimlemesem dahi önüme gelene anlatırdım. Ya da doğrusunu anlatsam dahi, anlayış kapasitesi ve hazım ölçüsü yeterli mi yetersiz mi diye hassasiyet göstermezdim. Gün geldi fetih müyesser oldu. Yani kıyametim koptu, mahşer yerinde mizanım kuruldu ve günahım ve sevabım tartılıp hesabım kesildi. O gün bu mesuliyetlerin getirilip önüme konulduğunu görünce şaşırdım. Rabbim hepsinin hesabını tek tek sordu. Her birinin cezasına muhatap oldum. Diyetini ödedim, ama gel sen bana sor nasıl ödediğimi.. Ancak o zaman beratım elime verildi. Keşke seni de buna şahit edebilseydim ve yüklendiğin vebali görebilseydin. O zaman anlardın, başına gelen bu felaketlerin ve belaların sebebini.. Şunu unutma! Bir konuyu anlarsın (veya zaman zaman deneyimleyip yaşarsın) da ama anladığını nasıl anlatırsın aleme? Ya anlamazlarsa, onlara bir bakıma kefil olduğunun farkında mısın? Çok dikkat et paylaşımlarına ve paylaştıklarına, çok! Sorumluluğunu yüklenemeyeceğin, vebalinden kaçamayacağın, diyetini ödeyemeyeceğin işlere kalkışma!

Bu uyarıdan sonra kendimi yavaş yavaş çekmeye başladım, çeşitli bahaneleri vesile ederek.. Zaman zaman sitemi kapatmamın asıl sebebi de budur, mazeretlerim ise küçük bahaneler sadece.. Aslında sistemde bana yönelen ateşin şiddetini yavaşlatmaya çalışıyorum ve bu sebeple ara ara mola veriyorum. Bu dönemleri ibadetler, başka hayırlar ve tevbe ile geçiriyorum.. Çünkü site açık kaldığı sürece, yazmasam dahi önceki yazılanlardan dolayı bu ateş bana bir şekilde yönelmeye devam eder  ve ben okun önündeki hedef gibi olurum adeta... (Gerçi adamın biri www.sessizsozler.org'u aynen kopyalamış, ben kapasam da o sürekli yayına devam ediyor. Özetle, rabbim kaderim gereği bana yönelttiği ateşinden kaçmama da izin vermiyor ne yazık ki) Bu da yetmezmiş gibi, bir de bendenizden o veya bu sebeple nefret edenlerin, kıskanıp haset edenlerin ve kem gözlerin hedefi oluyorum ayrıca... (Şimdi bunu da inkara giderler hasetçiler, "sen ben mi var, ikiliktesin hala" diyerek günahlarına kılıf arayıp.. Rasulullah "kızım olsa hırsızın elini keserim" derken ikilikteydi de....?! Hakikati satmak kolaydır da zor olan marifeti başarmaktır) Ateş üstüne ateş yani! O sebeple bazen derlenip toplanıp, adeta dükkanı kapatarak bir süre ara veriyordum. Çünkü bu kadar büyük bir ateşi karşılayacak kadar güçlü değilim. Lakin artık bunu da yapamıyorum ne yazık ki.. Çünkü bazı mazeretlerim var.

Tam yeri gelmişken bir konuyu daha söylemiş olayım.. Herhalde bazılarına gıyabımdaki gıybet ve iftiraları bıraktıracak (kulağıma yine geliyor) işaret ve uyarılar taşıyan açıklamalardır bunlar. Gerçi bana çok yarar böyle durumlar. Fakat yine de samimiyet gösterip, dikkat çekmek isterim.. Zira normalde paylaşımlarımın mesuliyetinden dolayı bana yönelen o şiddetli ateşi, gıybet ve kul hakkı ile adeta paratoner gibi kendine çekiyor gıybet edenler. Bunun nasıl bir dert olduğunu bir düşünsün akledebilenler! Ne kızması, aşkolsun! Bilakis çok teşekkür ediyorum onlara, Allah razı olsun!. Sayelerinde bana bu işin sevabı, onlara da vebali ve günahı kalıyor..(!?) Allah işini bilir! Ama "her şey bir hayal, sen ben mi var, aşkolsun!" deyip, kafalarına göre takılmak serbestliğine de sahipler tabii ki.. Herkes ilminin(!?) ve anlayışının getirisini yaşayacaktır!

* (Böyle konularda akıl veren çok olur, ama hayrınızı düşünen az olur, benden söylemesi... Bakmayın siz klavye başında mangalda kül bırakmayan evrenin fatihlerine (!).. Sistemin çarkları işlemeye başladığında, hiç kimseye ayrıcalık tanınmaz, çünkü bu sistemde çifte standart yoktur. Yasalar hepimizi kapsıyor, aklımız bir karış arşın üzerinde olsa dahi.. O sebeple gıybetle ilgili uyarılırı ciddiye alın derim acizane.. ve bu dediklerimi bir köşeye yazın, gün gelir hatırlarsınız elbette..)

Böylece paylaşımlarımdan ötürü "hiç bir mesuliyet kabul etmediğimi" ve nedenlerini açıklamış oldum.. Her kişi bu yolda kendi mesuliyetini taşımalı ve bu paylaşımlarımızı da sadece iyi niyetli bir istişare olarak kabul etmelidir. Mutlak muhatap ise, iki cihan serveri, biricik seyyidimiz Allah Rasulü Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselam'dır. Bunları açıkladım, çünkü bendeniz enbiyadan değilim, evliyadan değilim, aptal hiç değilim. O sebeple bu ayrıntıları vurgulamakta hem sizler açısından, hem de benim açımdan büyük yarar ve fayda var!

Cenab-ı Allah sizin de benim de sonumuzu hayır etsin. Bizleri rahmet ve merhametiyle kuşatıp, tevbelerimizi kabul eylesin. Bilerek ve bilmeden işlediğimiz tüm hatalarımızı bağışlayarak dünya ve ahirette selamet ve saadette olmayı nasip etsin. Selam ve sevgilerimle...

Not: Bu yazıyı hiç kimse üzerine alınıp, haddimi bildirmek(!) için nefesini boşa tüketmesin lütfen. Duygusal paranoyalara hiç gerek yok.. Konu tamamen bendenizle okurlarım arasındaki ÖZEL bir konudur.. Üzerine alınan ise, kendini pek fazla önemsediği için alınır.

AS.

Hikmetli Söz:

"Muhatabın anlayış ve hazım düzeyi gözetilmeksizin, şevki ve azmi kıracak nitelikte ve bu kırıklığın ve ümitsizliğin oluşturduğu gayyalardan tüm çıkış noktalarını da kapatacak şekilde yapılan her türlü paylaşımın, hangi kutsal mazerete büründürülürse büründürülsün, hedefi belirsiz ve amacı gayrı meşrudur! Bu yol, bütün tesellileri ve ümitleri elinden alındığında karşılaştığı şok edici tablo ile baş edemeyip, ruhsal bunalımlara sürüklenen insanların hazin hikayeleri ile doludur. Herkesin kapasitesi ve anlayışı aynı değildir. Dolayısıyla herkese anlayabileceği noktadan yardım edilir. Böyle bir durumdan hasıl olan VEBAL'i düşünebilmek ve buna göre hareket etmek de her kişinin değil, ancak er kişinin harcıdır! Er kişinin paylaşım menüsünde TABLDOT yoktur, ALAKART vardır. " ~AS.~

© Sessiz Sözler / Ekim 2004 

Ana Sayfa Yazdır Başa Dön