|
|
Her Kuş Kendi Sürüsüyle Uçar!
Başlık olarak seçtiğimiz cümle
hepinizin bildiği üzere bir atasözüdür ve bana göre oldukça önemli bir
mânâ içerir. Bu atasözünü açıklamak için, evvelinde bilimsel bazı
konulara kısaca değinmek isterim. Bu konular; hologram, kuantum
tekniği ve beyinin yapısı... Şimdi sırasıyla her birine kısa
kısa göz atalım.
Hologram, cisimlerin en-boy-derinlik içeren üç boyutlu görüntüsüdür. Holografik
kayıt tekniğinde iki boyutlu fotoğraf görüntüleme tekniğinde
olduğu gibi, kayıt plakasının üzerine görüntü değil, görüntülenmek
istenen cisme ait tüm bilgiler (cismin her noktasına ait bilgi) kaydedilir. Sonra bu plakaya belli
açılardan lazer ışını verilerek üç boyutlu görüntü elde edilir.
Holografik bir görüntünün eni, boyu, uzaklığı, yakınlığı veya derinliği vardır.
İki boyutlu fotoğraf gibi bir düzlem üzerinde değildir. Çevresinde dolaşabiliriz veya bakış açımızı değiştirerek görüntüyü
çeşitli açılardan görebiliriz. Bu özelliğe paralaks adı verilir.
Holografik kayıtın en önemli özelliği, her noktanın bütünün bilgisini
taşıyor olmasıdır. Yani herhangi bir cisme ait holografik bir kaydı
parçalayıp bölseniz de, kalan parçadan cismin tüm görütüsünü eksiksiz
alabilirsiniz. İşte bu noktada aklımıza Hz.Rasulullah'ın "Zerre
küllün aynasıdır!" şeklinde açıkladığı hadis-i şerif geliyor ve 1400
sene öncesinde açıklanan bu ilmi gerçek hepimizi şaşkınlığa düşürüyor.
Henüz milenyuma girmemiştik ki, atom altı fizik konusuyla ilgilenen bilim adamları
kuantum dünyasının
sırlarını keşfetmeye başladılar. Bunların en önemlisi parçacık (kuantum)
teoremiydi. Kuantum kuramının temelini ilk olarak 1900 yılında
Max Planck ortaya attı. Geliştirenler ise, Einstein, Bohr,
Schrödinger, Louis de Broglie, Heisenberg, Born ve Dirac'tı.
Parçacıklarla ilgili bir çok deney yapıldı. Bunlardan en önemlisi
çift yarık deneyidir. Hattâ
"Schrödinger’ in kedisi" isimli ünlü bir düşünce deneyi dahi yapıldı
(detaya girmiyorum, sizler geniş çapta araştırabilirsiniz) ve sonuç
olarak; Bohr, "Işığın dalgacık mı tanecik mi olduğunu
belirlenmesi ancak gözlemcinin sorduğu soruya göre cevaplanabilir"
diyerek gözlemciyi ön plana çıkardı. Kısaca ortaya bakıldığında var olan, bakılmadığında dalga özelliği veren (yani
bir anlamda yok olan), mevcudiyeti gözlemciye endeksli parçacıklardan oluşan
bir evren modeli çıktı..
(Şimdi bir de süper sicim teoremi var, ki "parçacıkları oluşturan,
titreşen kapalı veya açık süper sicimlerdir" deniyor)
Bu sırada fizik profesörü
David Bohm evrenin holografik biçimde davrandığını ileri sürdü.
David Bohm'un düşüncesine göre; beş duyu ile algılayabildiğimiz
evrenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız
olan çok boyutlu bir Evren vardı. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu
holografik düzende bir arada bulunmaktaydı. David Bohm'un
bu teorisinden yola çıkanlar, dev bir holografik
plaka hayal etmeye başladılar. Bu yeni düşünceye göre, çeşitli
girişim ve kesişimlerden oluşan sınırsız holografik bir kayıt plakasıydı
evren.. Yani belli açılardan lazer ışını gönderildiğinde sonsuz üç boyutlu
görüntüler veren ve sınırları bilinmeyen dev bir bilgi plakası...
Bilim adamları tarafından
kuantum teoremi ve holografik evren teoremi bir araya
getirilince bazı soruların cevapları netleşmeye başladı. Kısaca değişik
alanlardaki bilim adamları teorilerini birleştirerek yeni bir sentez
(bir bakıma yeni bir düşünsel sinerji) oluşturmaya başlamıştı. Bu yeni düşünsel keşfe
göre, evren denilen dev holografik plaka, kimin baktığına ve ne
amaçla baktığına göre çeşitli görüntü ve bilgiler veriyordu.
Tüm bu teoremlerin içinde
benim en çok sevdiğim sözü ise Heisenberg söyledi:
"Gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değildir, doğanın
yönelttiğimiz soruya verdiği yanıttır yalnızca."
İşte araştırmaların bu noktasında işin içine insanın algılama sistemi, beyin ve
dolayısıyla nörologlar ( özellikle nöroloji uzmanı Karl
Pribram) girdi. Bilim adamları beynin nasıl çalıştığı üzerinde
kafa yormaya başladılar bu defa ve nihayet beynin yapısının holografik
sisteme göre çalıştığına karar verdiler. İnsan beynindeki algılama
sistemini, frekans deşifre eden bir analizatör gibi çalışan
beyin hücrelerinin oluşturduğu keşfedildi. Beynin algılama ve değerlendirme
sistemini oluşturan bu hücreler birer mikro hologram gibi hareket
ediyorlardı. Beyin, bu sayısız mikro hologramın yarattıkları dalga
boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan holografik bir yapıydı
ve evrenin küçük bir modeliydi. Beyindeki hafıza kayıt sistemi de
holografikti. Çeşitli dalga boylarında gelen frekans titreşimleri,
hafıza kayıtlarındaki benzerleriyle eşleniyor ve bu yolla
tanımlanıyor veya hatırlanıyordu. Eğer hafızada bu kayıt yoksa,
gelen titreşim dalgaları beyin tarafından çözümlenemiyor ve yok
kabul ediliyordu.
Elde edilen tüm bu bilgiler felsefecilerin de katkısıyla sentezlenince ortaya çarpıcı bir sonuç çıktı
tabii ki:
Bizler yoktan icad edemiyorduk, ancak evrende var olan o ana
bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye giriyor ve algılama ve
değerlendirme sistemimizin ne kadar geliştiğine orantılı olarak bazı
gerçekleri keşfedip, bu veri tabanı ile yeni kombinasyonlar
üretebiliyorduk ancak.. Beyin dediğimiz mikro hologram, bir yandan
kendi titreşimine uygun dalgaları deşifre ederken, bir yandan da
kendi titreşiminde dalgalar yayıyordu evrene.. Beyin gibi birim
bilinçlilik alanları yeni kombinasyonlarla makro plana yönelindiği
için, makro planda açığa çıkan evrensel holografik bilgi mevcut
evreni sürekli tekâmül ettiriyordu. Ya da başka bir tanımla; evrensel
hologram, beyin gibi mikro modellerinin mevcut bilgi ile oluşturduğu
yeni kombinasyonlarla kendi kendisiyle ilişkiye girmesi sayesinde
yeni yeni evrensel boyutlar (paralel evrenler) şeklinde
tekâmül ediyordu. Seyredilen ve seyreden arasında feedback bilgi
alışverişi ile gelişen bir genişleme ve tekâmül süreciydi her şey...
İşte bu noktada mistikler ve
felsefecilere kulak vermeli ve ilâhi irade üzerinde
durmalıyız. İlâhi iradenin her bir bilinçli birim için takdir
ettiği kapasite, evrenle girdiği ilişkiyi belirler, tabii ne kadar
bilgileneceğini de... Öte yandan bu farklılık sayesinde evrensel
çapta çok renkli ve yönlü bir tekâmül devam edip gider.
Kısaca toparlamaya çalıştığımız tüm bu bilgilerden sonra, yukarıdaki atasözünün açıklamasını
rahatça yapabiliriz.
Hepimiz beyinlerimizle belli bir frekansta titreşimler (dalgalar)
yayıyoruz evrene ve benzer olan dalgalar da bizi buluyor, ya da biz
bunları tespit edip algılıyoruz ve beynimizde deşifre ediliyorlar. Bu
sebeple insanlar yaşam sürecinde aynı frekansta düşünen beyinlerle
karşılaşır daima.. Ya da odaklanarak üzerinde düşündüğü ve kendi
kendine sorduğu sorularına çeşitli cevaplar gelmeye başlar. Ya
ilham alma ve sezgiler şeklinde, ya bir şekle görüntüye bürünerek...
Zaten duanın özünde de aynı sistem işler. Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de
dualarımıza icabet edileceğini vaad eder. Çünkü sistemin işleyişi bu
şekildedir. Her neyi odaklanarak düşünüyorsa kişi, o şey duasıdır
bir bakıma ve
holografik evren denilen bu sonsuz kozmik deryadan onu kendine
çeker. İsmi Allah olan Zat, ilminde "OL!"
(Kün!) diyerek evren denilen bu makro hologramı oluşturmuştur ve bu
"OL!" emri madde planında insanlardan dua olarak zuhur eder. "Allah
dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve
hikmet sahibidir."
(Dehr/30.) Aslında bir
bakıma ettiğimiz ve edeceğimiz tüm dualara peşinen icabet edilmiştir
de denilebilir. Buna mistikler ve sufiler; "Olmuş bitmişi
yaşıyoruz" veya "Olan, olmuş olanın sonucudur" gibi
tanımlarla işaret etmiştir.
Bazıları da bu dev evrensel holograma,
yokun yok
olduğu kozmik çarşı ismini takmıştır. Ancak neyi dileyip
dileyemeyeceğimizi de beynimizin kapasitesi belirler. Kuşkusuz o da
Allah'ın takdiridir.
İşte tüm bunların sebebi, bir
AN'da (Dehr) yaratılan makro hologram evrenin oluşturduğu dalgalar
alemini, mikro hologram beyinlerimizle sonsuz an'larda peyderpey algılamamızdandır. Kısaca
topyekun
dalgalar aleminde yaşıyoruz, algılıyoruz ve değerlendiriyoruz. Kendi
üç boyutlu yapımız (bilinç, ruh beden ve madde beden) dahi
dalgalardan oluşan bir hologramdan başka bir şey değildir.
Şu an bu siteye veya sonra bir
başkasına girmeniz
ve yeni bilgiler almanız boşuna değildir. Tesadüfen elimize geçtiğini zannettiğimiz kitap,
tesadüfen gelmemiştir. Bizler onun içerdiği bilgileri, bilincimizi
aynı frekansta titreştirerek farkında olmadan talep etmişizdir. Ya da
bir anda
kendimizi hiç tanımadığımız insanlar içinde buluvermemiz asla
tesadüf değildir. Bizimle aynı mânâ ve frekansta düşünen kişilerle
karşılaşmışızdır sadece... Çünkü beyinlerimizin yaydığı dalgalar ve çözümleme
yeteneği benzeşmektedir. Atalarımız işte bu sebeple demişler her kuş
kendi sürüsüyle uçar diye..
Bazen de eski çevremiz, dostlarımız ve arkadaşlarımız ne olduğunu
anlamadan aniden bizden uzaklaşır gider. Bir bakarız ki hepsi mazide
kaybolup gitmiş soluk sisli bir hayal gibi.. Bunun sebebi, artık
bilinç titreşimlerimizin farklılaşmaya başlamasındandır. Ya biz
tekâmül etmişizdir, ya eski çevremiz.
Kopuşlar olduysa mutlaka düşünsel titreşimlerimizin frekansı
değiştiğindendir. Eğer tekâmül eden biz isek, buna sevinmeliyiz.
Biz değilsek, yine sevinmeliyiz. Çünkü yeni demek, tekâmül demektir.
Eskinin sizi ileri götürmekte bir faydası olmadıysa, yenilenmekte
hayır var demektir. Rasûlullah aleyhisselâm'dan
rivayet edilen bir hadis-i şerif şöyledir: "İki günü birbirine
denk olan bizden değildir." Bu sebeple değişimde fayda var, aynı yerde saymakta
ise zarar. Allah'ın takdiri sonucu yaşamımızdan çıkıp gitmiş olan hiç bir
şeye geri dönüp bakmamalıdır. Bunun mutlaka ilâhi bir hikmeti
olduğuna ve hayrına inanmak gerekir. Sizlere tavsiyem, olana ve değişime razı
olup, eskiyi terk etmemek için ayak diretmemenizdir. Bu hem sıkıntı
verir, hem de faydasızdır. Çünkü artık senaryonun o sahnesinden
öğreneceğinizi ve alacağınızı almışınızdır. Aksi olsaydı, o seyir
bitmezdi. O halde şimdi yeni bilgi ve yaşam deneyimleri için açık
olun ve asla ümidinizi yitirmeyin. Bu doğal bir süreçtir ve tekâmülün başkaca bir yolu yoktur.
Zaten değişimin hemen ardından çok farklı bilgiler elde etmeye
başladığınızı ve yaşamınızın baştan sona değiştiğini fark edecek ve
buna ister istemez şahit olacaksınız. O halde ilâhi takdire teslim
olup, Yaradan'ın sizi götürdüğü yere gidin.
@ngelic
23 Mayıs 2005
© Sessiz Sözler / Ekim 2004 |