şeye sevindiğimde onunla paylaştığımı
düşünerek, oyuncaklarımla oynarken, bazen de duvardaki büyük
resmine bakarak konuşurdum onunla sessizce... Bu günlük tutmak
gibi bir şeydi benim için galiba veya çocukça bir oyun.. Hani
kardeşsiz çocuklar bazen yalnızlıktan hayali arkadaşlar icat
ederler ya, öyle bir şey... Bir gün annem fark etmiş bu halimi
ve çok üzülmüş. Doktora danışmış, o da "aldırmayın, bir süre
sonra kendiliğinden bu durum kalkar, şu anda acısına karşı
koymaya çalışıyor" demiş.
Buarada
dört yaşlarımda kendi kendime okuma yazmayı öğrenip, hikaye kitapları
okumaya başlamıştım. Kendime bir hayal dünyası yaratıp, acımı bu şekilde
dünyadan kaçarak unutmaya çalışıyordum belki.. Bilmiyorum, ama okumayı
çok severdim. Küçük bir kitap kurdu gibiydim. Annem bana oyuncak
aldığında değil, kitap aldığında sevinirdim. O vakitler yedi yaşını
doldurmayanları ilkokula kaydetmiyorlardı. Fakat ben okuma yazmayı erken
öğrenince, evde de sıkılıyorum diye erken yazdırmışlar okula... Neyse,
böylece dört yaşımda başladım ilkokula.. Babamla sessiz sohbetlerim ise
hâlâ devam ediyordu. Bir gün okul arkadaşlarım kendi aralarında
tartışıyorlardı. Biri "seni babama şikayet edicem, o da gelip dövsün
seni de gör" diye diğerini tehdit ediyordu. Bunun işe yaradığını ve
diğerlerinin korkup o çocuğu hırpalamaktan vazgeçtiğini görünce, beni
hırpaladıkları bir gün ben de onların söylediği gibi söyledim, babamın
bizi gördüğüne ve duyduğuna inanmıştım ya.. Fakat arkadaşlarım benimle
alay etti. "Senin baban öldü aptal, bize bir şey yapamaz" diye.. "Ama
bizi görüyor, duyuyor, o şehit oldu ölmedi" diye ağladım. Annem öyle
söylemişti çünkü.. Onlar da "ölüler duymaz, sen bir aptalsın, aptal
aptal.." diye dalga geçtiler. O kadar çok ağladım ki, öğretmen gelip
durumu öğrendi ve arkadaşlarımı azarladı. Beni teselli etmeye çalıştı,
ama benim dünyamda kıyametler kopmuştu çoktan.. Bunu çok basit bir olay
gibi okudunuz belki, ama benim için bu olay hayatımın önemli dönüm
noktalarından biridir. Benim için babam o gün ölmüştü ve hayata bakışım
bir anda değişmişti. O gün okuldan eve dönünce annem yemek yememi
istedi, yemedim. Konuşmayı da reddettim. Balkondan denizi seyretmeye ve
düşünmeye başladım. Güneş battı, yıldızlar çıktı. Karanlıkta ölümü
düşündüm. Ölümden sonra nereye gidildiğini.. Sonra cennet ve cehennem
dediklerinin nasıl bir şey olduğunu... Sonra yıldızları seyrettim,
oralarda hayat olup olamayacağını... Annem durumu öğretmenimden
öğrenmişti ve üzgündü. Yatağıma yatmamı istedi, ama yatmadım. Sonra
balkondaki şezlonga uzandım ve sabaha kadar uyumadan yıldızları
seyredip, "Bu kadar zamandır babamla sohbet etmediğime göre, kiminle
sohbet ettim?" diye sordum kendi kendime.. Bir türlü o içimde beni
teselli eden, beni iyiye, doğruya ve güzele yönlendiren o sessiz sesi
susturamıyordum. Peki o zaman kimdi O ilham eden? Babamın bizi
duyamayacağını ve göremeyeceğini kabul etmiştim o gece, ama ben kiminle
sohbet ediyordum babam öldüğünden beri o halde..? Deli değildim, bana
gönülden sessizce ilham eden, beni pozitif düşünmeye sevk eden büyük bir
güç vardı. O güç en zor günlerimde benim yanımdaydı. Sonra Allah'ı
düşündüm, acaba Allah
mıydı O? "Bizi O yarattı ve bizi anne babamızdan çok sever"
demişti annem bir seferinde... Böyle düşünürken, güneş denizin üzerinde
kızılın en güzel tonlarıyla doğmaya başladı. O gün o an karar verdim, ki
ben Allah
ile sohbet ediyordum gönülden gizlice.. Bu sohbetler o günden itibaren
dua şekline dönüştü. Artık her dileğimi, her üzüntümü O'na arz
etmeye başladım. Bu sevgi ve aşk o zaman başladı. Bu sayfanın ismini
Sessiz Sözler koymamın sebebi de O'nunla gönülden sessizce
söyleşmeye çok küçük yaşlarda başlamamdı.
Sonra
annemden namaz kılmayı öğrendim. Namaz kılmak çok hoşuma gitmişti, bu
sebeple sık sık namaz kılardım. Bazen arkadaşlarımı da yanıma alır
kılardım. Ramazan ayını iple çekerdim, hem oruç tutuyordum, hem de
teravi falan derken daha fazla namaz kılabiliyordum. Hatta daha sonra
nafile oruçlara da başlamıştım daha pek küçük yaşlarımda.. O zamanlar
ibadetleri Allah ile daha fazla beraber olmama bahane oluyor diye
ister ve yapardım. Belki biraz kendimi O'na beğendirme çabası da
vardı, bilemiyorum. İşte böyle idi Allah ile romantik aşk
hikayem. Ezelde yazılmıştı alnıma, istesem de silemem!
Artık din konusuna
iyice merak sarmıştım. Normalde çok kitap okurdum, hatta A'dan Z'ye bir
ansiklopedi okuyup bitirmiştim. Tüm klasik romanları ve dahasını...
Biyoloji ve uzay konusu da çok dikkatimi çekerdi. Nerede bu konulara ait
bir şey bulsam hemen başına çökerdim. Ansiklopedi okumama sebep de
buydu. Ama dini kitaplar (ilmihaller, evliya menkıbeleri, İslam tarihine
dair konular vs.) daha da ilgimi çekmeye başladı zaman içinde.. Fakat
bir türlü gönlümde daima varlığı baki olan Allah'ı o kitaplarda
bulamadım. Eksik olan bir şey vardı. Sürekli sorular sorardım çevreme,
ama verdikleri cevaplar beni rahatlatmazdı. Fazla soru sorduğum için
beni tehdit edenler olurdu; "dinden çıkacaksın, kafir olacaksın, taş
olacaksın" diye... Sonra bir gün annemi de kaybettim ve Allah'tan
başka kimsem kalmadı. Artık on yedi yaşımdaydım ve gençliğe adım
atmıştım. İlk olarak baştan sona dek Kur'ân'ı da o yaşlarda
okudum. Daha öncesinde gerekli oldukça konusuna göre ayetlere bakardım.
Baştan sona ilk okuduğumda bana bir tarih kitabı gibi geldi, ne yalan
söyleyeyim. "Bu işte bir iş var ama ben anlamıyorum herhalde" dedim. Bu
sefer İslâm dinini sorgulamaya başladım. Allah'a
inanıyordum, ama din konusunda bir şeyler yerine oturmuyordu. Bu tür
sorgulamalar yaptığım bir dönemde, evde otururken tv'de şöyle bir haber
sunulduğunu işittim: "Bilim adamları her şeyin bir hayal olduğunu
söylüyor". Hemen tv. başına koştum ve dinlemeye başladım haberi... O
zaman sadece TRT kanalı vardı (80'li yılların başı) ve haber orada
veriliyordu. Nedense o haber yakın çevremde benden başka kimsenin
dikkatini ve ilgisini çekmemişti. Oysa benim genç yaşta yaşamımı baştan
sona değiştiren bir haberdi bu.. O gün sanki zihinsel bir yükseliş
yaşadım, düşünce dünyamda çıta yükseltilmişti. Çünkü Allah'a
inandığım gibi, bilime ve akla da inanıyordum. İkisinin buluştuğu bir
nokta mutlaka olmalıydı. Fakat o sıralar çok sıkıntılı bir dönem
yaşıyordum ve daha fazlasını araştırmak için kitap alacak param dahi
yoktu. Ben de kendi kendime inandığım değerlerle bu yeni bilgiyi
sentezlemeye çalıştım zihnimde... Bir gün namaz kılarken namazdan koptu
aklım ve bu konuyu düşünmeye başladım. "Acaba biz sonsuz ve karanlık
uzay boşluğunda asılı mı yaşıyoruz? Peki bu hayali görmemize neden olan
ne?" diye düşündüm durdum namaz boyunca.. Görme ve işitme olayını fen
derslerinden ve okuduğum kitaplardan öğrenmiştim. Beynimize giden
sinyallerin yorumlandığını biliyordum. O sebeple hayal görebilirdik, bu
olasılık doğru olabilirdi. Ama neden hayal görüyorduk ve nasıl
görüyorduk? Derken düşüne düşüne bugünkü Matrix filmi konusuna
benzer bir şeyler olduğuna kadar geldim. Yani Matrix filmi konusu
yazılmadan yıllar önce zihnimde yazmıştım o senaryoyu.. Sonra namaz
bitti selam verdim. Seccadenin üzerinde oturdum ve kalkmadım. Yine bir
şeyler eksikti. "Bu düşünce de çok materyalist bir yaklaşım" dedim kendi
kendime.. Üstelik her şey bir hayalse, uzay boşluğunda bir bedenimiz ve
beynimiz de olamazdı. O halde biz neyiz ve bu hayali bize gösteren kim?
vs. derken, hiç bir şey değil, sadece bir bilinç ve düşünceden ibaret
olduğumuza kadar geldim. Yani bugün sitede yayınladığım "Beyin ve
Evrensel Bilinç" isimli yazının konusu, daha o günlerden keşfettiğim
bir gerçekti. Sonraları kuantum teoremi ve bilimsel bulgular üzerindeki
araştırmalarımla pekiştirilmiş haliyle bugünkü o yazıya dönüştü. Ama
temeli o tv. haberinden sonra kıldığım namazda atıldı. O gün için bu
keşfim bana çok akla yatkın geldiyse de bu fikrimi kimseye
açamayacağımı, herkesin bana kafir veya deli diyeceğini düşünüp, üzerini
örtüp bıraktım. Zaten bu fikri din ve dini hükümlerle nasıl
bağdaştıracağımı henüz bilmiyordum. Ve neden
Allah bize böyle bir hayal gösteriyordu ve bu düzende O'nun
yeri neresiydi? "Şayet kullarım,
sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır" buyruluyordu
Kur'ân'da ve bana
gönlümden gizlice seslenebiliyordu O, ama dahasını
düşünmeye de cesaret edemiyordum bir türlü.. Çünkü sonu nereye varır
bilmiyordum ve korkuyordum.. Bu düşüncelerimden çok yakın bir arkadaşıma
ve kısmen de kuzenime biraz bahsetmiştim. Ama çok fazla detaya girmeden,
çünkü anlaşılmamaktan ve tepkilerden çekiniyordum. Bir seferinde
kuzenime Kur'ân'ı okuduğumu ama düşüncelerimle bağlantı
kuramadığımı açıkladım biraz... O da bana; "Çok derin düşünüyorsun ve bu
sorular ve sorgulama sıradan değil.. Sen dinini öğrenmeye çalışmıyorsun,
Allah'ı arıyorsun" demişti ve bir de tefsir okumamı tavsiye etmişti.
Hatta okuduğum ilk Kur'ân tefsirini bana kuzenim hediye etti, sağ
olsun. Böylece günden güne araştırmalarım daha da derinleşti. Daha
sonraki yıllarda İslam tarihine ait bir kaç ciltlik bir kitap
okurken
Hz. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tanışmış oldum.
O'nun ahlakına ve yaşam felsefesine hayran oldum. O'na olan
tam imanım ve muhabbetim de o zaman pekişti. Kendi kendime karar verdim
ki; bu ahlaka sahip biri Allah'ın Rasûlü'nden başkası
olamaz ve
Kur'ân da O'nun tebliğidir, Allah'ın vahyidir ve
Hakk'tır. Bu halde benim herkesten gizlediğim düşüncelerimle
Kur'ân arasında kuvvetli bir bağ olmalıydı, ama henüz bunu
anlayamadığıma karar verdim. Zaman içinde tasavvufla tanıştığımda "İşte,
aradığımı buldum! Anlatılanlar doğru, çünkü ben de aynen böyle
düşünüyorum." dedim. Ayrıca, düşüncelerimdeki evren tanımının dinle
bağlantısını da tasavvuf sayesinde kurabilmiştim. Tüm oturmayanlar
yerine oturdu böylece.. Kur'ân, keşfettiğim hakikatleri
misallerle ve mecazlarla anlattığı için anlayamamıştım demek ki.. O
bir tarih kitabı değildi, sadece sırları anlamamız için misaller
veriyordu. Yani püf noktasını keşfetmiş oldum, elime Kur'ân'ın
tılsımını çözecek bir şifre, kapısını açacak bir anahtar verilmişti
sanki.. Bu arada, çok kısa sürede bir çok tasavvufi eseri adeta
yutarcasına okudum. İki yıl gibi bir zaman içinde evrensel ilâhi düzeni
ana hatlarıyla OKU'yup, Allah'ın lütfuyla hemen hemen her
soruma kalbimi yatıştıracak cevaplar bulmaya başlamıştım. Cevabını
bulamadığım sorulara da rüya yoluyla cevaplar gelirdi rabbimden... Bazen
de tasavvuf yoluna benden önce adım atmış bir arkadaşıma danışırdım.
Küçük düşünsel dokunuşlarla takıldığım yerleri aşmama yardımcı olurdu,
Allah ondan razı olsun. İki cihanda saadette olmasını ve mertebesine
dünyadaki herkesin imreneceği yerlere ulaşmasını dilediğim son derece
mütevazı biriydi. Zaten bu konularda yardımını gördüğüm tek kişidir.
Okuduğum ve kendi çabamla anlamaya çalıştığım tasavvufi eserleri
saymazsak, başka da kimseden böyle bir yardım görmedim. Kimse benimle
ilgilenmedi, düşüncelerimi ve hattâ varlığımı bile fark etmedi uzun
yıllar boyunca.. En ağırıma giden de 1998'de ilk internete girmeye
başladığımda bu ortamda bulunmaya layık görülmeyişim ve çok arzu ettiğim
halde o yıllarda yapılan bazı tasavvufi sohbetlere kabul edilmeyişimdi.
Hal böyleyken, kendisine soru sorma şansı dahi elde edemediğim kişilerin
bugün beni "nankör" diye suçlamaları da yaşadığım garipliklerdendi.
(Kısa bir tarikat maceram oldu, fakat mürşidle hiç geçinemedik, beni
sohbetlerine dahi kabul etmezdi, bunu kasediyorum)
Fakat şimdi artık bunların bir önemi yok.. Geriye bakınca, geçmişte şer
gibi görünen her şeyin, daha sonra daima hayrıma sonuçlandığını görerek
şükrettim. Belki bu yolda çok yalnızdım, ama kendi ayaklarım üzerinde
durmasını öğrendim ve dışarıya değil, özüme yönelmenin bereketini
topladım. Böylece hiç bir Allah'ın kulluna borçlu kalmamanın
rahatlığıyla, gerekli gördüğümde çekinmeden ve sıkıntı duymadan Hakk'kı
dile getirmenin özgürlüğünü yaşadım çok şükür. Ayrıca, gerçekten şahidim
ki her işte bir hayır vardır. İnternete ilk girdiğimde boş geçen
zamanımı, sayfa yapmayı öğrenmekle değerlendirmiştim ben de.. Bugün şu
satırları okuyor olmanız da bu sayededir. Anlayacağınız bir çoklarının
nefsi pohpohlanırken benimki havanda dövülüyordu o vakitler... Özetle,
hayatımın hiç bir döneminde varlığımı ve düşüncelerimi fark eden,
benimle ilgilenen veya yardım eden hiç kimse olmadı. (İlgilenenler de
kişisel menfaatleri icabı hizmet vermem için ilgilendi, bana yardım
etmek için değil) Kimsesizlik ve
yetimlik ezeli ve ebedi kaderimdi sanki.. Sadece Allah'ı yar ve
yardımcı bilip, O'nunla yetindim. Kaldı ki zaten kullarına
Allah
yeter! Bu sebeple, falancanın veya filancanın size neyi layık gördüğüne
aldırmayın, işin bu kısmı senaryoda figüranların oynadığı bölümdür.
Önemli olan Allah'ın size neyi takdir ettiğidir ve kendi
hayatınızda başrolü siz oynuyorsunuz. Bu sebeple, dikkatinizi senaristin
sizin için yazdığı role yoğunlaştırmaya çalışın! Kulluk budur ve bu rolü
iyi oynarsanız ödülü Oscar heykeli değil, Ademiyet bilinci'dir.
Adem olabilmek ise, yeryüzünde erişilebilecek en şerefli
mertebedir. Asıl söylemek istediğim ise şu: İnsan dünyada yapayalnız
olduğunu düşünse de unutmamalı ki rabbi ve tek Dost'u Allah
daima onunla ve kişiye özünde hidayet eden de sadece Allah'tır!
Bu sebeple hiç kimse ümitsizliğe kapılmamalı ve mahzun olmamalı.. O'nu
özünüzde, gönlünüzde bulup, O'nunla hayat bulduğunuzu ve O'nunla
nefes alıp verdiğinizi hissetmeye çalışın. O'nunla sohbet edin,
O'na kulak verin ve sessiz sözlerini işitmeye gayret edin!
Uzak zannettiğinizin ne kadar yakın, hattâ yakından da öte olduğunu fark
edeceksiniz... N.eyse,
konudan uzaklaşmadan yolculuğumdan bir kaç anı daha aktarmak
istiyorum...
Tüm bunlar olurken
nefs terbiyesi açısından yetişmem gerektiğini de biliyordum, ama çok
aramama rağmen beni yetiştirmeyi kabul eden gerçek bir mürşid bulamadım. Hiç kimse
böyle bir yardıma yanaşmadı. Tüm tarikatlar hemen hemen birbirinin
benzeriydi. Herkes hoş geldin, sefa geldin diye karşılıyor, ancak kimse
senin yetişip yetişmemenle ilgilenmiyordu. Baktım ki hal böyleyken
kalabalıkları arttırmaktan başka bir şeye hizmet ettiğim yok ve aradığım
da bu değil.. Üstelik bu ortamlarda oyalanmaya devam edersem, bırakın
yetişmeyi büsbütün taklide ve hattâ şirke sapacağım. Mürşidler ise kendi
havalarındalar.. Nihayet beni
yetiştirsin diye birini aramaktan da vazgeçtim. Dedim ki, "belki de
yolum böyle bir mürşidden geçmiyor veya geçmesi de gerekmiyor, ki nasip
olmadı". Sonunda Allah'a şöyle bir niyazda bulundum. "Ya
Rabbi! Alemlerin Rabbi olan Allah'ım! Sana teslim olanlardan olmak
istiyorum. Fakat nefsim önümde dağ gibi bir engeldir. Çok aramama rağmen
beni nefsimden arındırmaya yardım edecek bir Dost'unu da bulamadım,
bulduklarım da beni yetiştirmeye yanaşmadı. Senin her şeye gücün yeter
ve dilersen beni bunun için hiç bir kuluna muhtaç etmeyip, kapı kapı
dolaştırmayacak güce sahipsin! Alnıma yazdın ki Sana talibim! O halde
mürşidim de Sen ol! Gayrı biatim doğrudan Sana'dır!" Bu duam zaten
ezelde kabul edilmişti sanırım, ki daima O mürşidim oldu ve
hayatım da çilehanem.. Öyle sıkıntılı bir hayat yaşattı ki, buna
başlarda çok üzülürdüm. "Beni terk ettin rabbim, bu koca dünyada beni
yapayalnız bıraktın" diye sitem edercesine dua ederken, sonraları ilmim
arttıkça, aslında beni hiç terk etmediğini, zaten terk etmesi gibi bir
şeyin söz konusu olamayacağını, tüm bunların benim hayrıma olmak üzere
nefsimi terbiye ve O'na teslim için (hakkıyla Müslüman olmam
için) olduğunu anladım. O vakit O'na muhabbetim daha da arttı.
Hatta bir ara öyle şiddetli bir muhabbet hali yaşadım ki, üzerimden
yanık kokuları gelirdi. Öyle ki bir seferinde bu kokuyu en yakın
arkadaşım da aldı ve şaşkınlık içinde "nedir senden gelen bu koku?" diye
sordu. Kolumu uzattım ve "kokla hadi" dedim. Şoka girmişti kızcağız,
"sen yanık kokuyorsun!!" diye.. Böyle haller de yaşadık kader gereği,
kimselerin bilmediği.. Bu muhabbetle ibadetlerim de arttı tabii ki.. Bir
günde farz ve sünnet olan namazlar hariç, dört beş tane tesbih namazı
kılıp yorgunluktan bitkin düştüğümü, zikir çekmekten dilimin şişip
kuruduğunu bilirim. Bu arada üç yıl boyunca, bir paket bisküvi ile iftar
ederek neredeyse aralıksız oruç tuttum. Bir çok kez itikafa çekildim.
Bunları anlatmamın sebebi, Allah'a talip olmanın kolay ve ucuz
bir talep olmadığını belirtmek içindir. Rasûlullah (s.a.v)
buyururlar ki: "Korkan kimse, erkenden yola koyulur. Erkenden yola
koyulan hedefine ulaşır. Dikkat edin, Allah’ın metaı (satılığa
çıkardığı malı) çok pahalıdır. Uyanık olun, Allah’ın metaı ise,
cennettir."
[Ravi: Ebu Hureyre,Kaynak: Tirmizi]... Eğer
evrensel farkındalığa talip olan varsa, bu aşamaların her birinden ve
dahasından geçmeye hazır olmalı... Fakat şunu da daima hatırlayın, ki
tüm bunlar olurken Ayşegül başaramayacağını hiç düşünmedi, asla
yılmadı ve vazgeçmedi. İlâhi bir cilve olarak kabul ettiği tüm
engellemelere ve yoluna çıkarılanlara rağmen.. Aşkla ve azimle yoluna
devam etti. Siz de bütün kalbinizle başarılı olacağınıza inanın!
İşte
böylece devam ettim ve her geçen gün yeni yeni ilmi keşiflerle bu güne
kadar geldim çok şükür. Tüm gayretlerim Allah
içindi. O'nunla meşgul olmaktan başka gayem yoktu. Hayatım
boyunca bu amaç uğruna yolumda yürürken önüme çıkan engelleri kaldırmak
için çabaladım. Beklentim ise, ne bir mertebe idi, ne de herhangi bir
nimet... Sadece O'nunla meşgul olmak ve O'nun rızası için
yaşamak yetti bana... Ve eğer kimilerinin dediği gibi bir
meleksem, samimiyet ve masumiyetimdendir; şeytansam, Allah
aşkıyla ikiliğe düşmemdendir; deli isem, Allah'tan gayrına aklım
ermediğindendir; akıllı isem, O'nun emrine boyun eğdiğimdendir.
İnsan olmak böyle bir şey işte....
Sevenlerime
de sevemeyenlere de gönülden
Sevgilerimle
♥
♥ ♥
♥AS. (@ngelic)
5Mayıs-2005 |