Bu yazımı, Allah'ın lütfu, nimeti ve emaneti olarak kabul edip, bu gerçeği hiç unutmaksızın hassasiyetle bakıp büyüttüğüm biricik kızıma ithaf ediyorum.

Kimdir şu Ayşegül?!.. Kimilerine göre bir melek, kimilerine göre şeytan.. Kimisi onun deli olduğunu düşünür, kimisi akıllı.. O ise, daha çok küçük yaşta Allah aşkıyla yollara düşmüş sıradan bir insan olduğunu düşünüyor kendi hakkında.. Ezeli ve ebedi bir aşk hikayesidir onunki, küçük bir kalbin ve minik avuçların rabbine yönelip uzanmasıyla başlayan...

Allah'ı Ararken

"Allah aranmakla bulunmaz, ancak O'nu bulanlar da arayanlardır"..

Babam vefat ettiğinde, çok küçükmüşüm. Ona çok düşkün olduğum için, öldüğünü kabul etmek istememişim bir türlü.. Taziye için gelenlere eziyet edermişim, "Babam ölmedi, öldü demeyin" diye ağlayarak. Hiç bir şekilde kabul ettirememişler. Nihayet cenaze merasiminde tabutunu görünce, susmuşum. Fakat bu susuş derin bir sessizliğe dönüşmüş. Ne ağlıyormuşum ne de konuşuyormuşum. Üç yaşındaydım, ama o halimi hatırlıyorum biraz sanırım. Sonra bir gün annem çok üzüldüğümü görünce teselli olsun diye bana "Baban hala yanımızda, seni görüp işitebiliyor. Çünkü o şehit oldu, şehitler ölse de ailelerinin yanında olur. Sadece sen onu göremiyorsun" demişti. Bu konuşmayı çok iyi hatırlıyorum. Çocuk aklımla buna inanmıştım, çünkü inanmaya ihtiyacım vardı. Derken onun benim yanımda olduğunu, beni gördüğünü, konuşurken duyduğunu ve zaman zaman kalbime doğma şeklinde onun da beni teselli edip, nasihatler ettiğini hayal etmeye başladım, çocukluk hayali işte.. Canım bir şeye sıkıldığında aklımca babama şikayet ederdim veya bir

şeye sevindiğimde onunla paylaştığımı düşünerek, oyuncaklarımla oynarken, bazen de duvardaki büyük resmine bakarak konuşurdum onunla sessizce... Bu günlük tutmak gibi bir şeydi benim için galiba veya çocukça bir oyun.. Hani kardeşsiz çocuklar bazen yalnızlıktan hayali arkadaşlar icat ederler ya, öyle bir şey... Bir gün annem fark etmiş bu halimi ve çok üzülmüş. Doktora danışmış, o da "aldırmayın, bir süre sonra kendiliğinden bu durum kalkar, şu anda acısına karşı koymaya çalışıyor" demiş.

Buarada dört yaşlarımda kendi kendime okuma yazmayı öğrenip, hikaye kitapları okumaya başlamıştım. Kendime bir hayal dünyası yaratıp, acımı bu şekilde dünyadan kaçarak unutmaya çalışıyordum belki.. Bilmiyorum, ama okumayı çok severdim. Küçük bir kitap kurdu gibiydim. Annem bana oyuncak aldığında değil, kitap aldığında sevinirdim. O vakitler yedi yaşını doldurmayanları ilkokula kaydetmiyorlardı. Fakat ben okuma yazmayı erken öğrenince, evde de sıkılıyorum diye erken yazdırmışlar okula... Neyse, böylece dört yaşımda başladım ilkokula.. Babamla sessiz sohbetlerim ise hâlâ devam ediyordu. Bir gün okul arkadaşlarım kendi aralarında tartışıyorlardı. Biri "seni babama şikayet edicem, o da gelip dövsün seni de gör" diye diğerini tehdit ediyordu. Bunun işe yaradığını ve diğerlerinin korkup o çocuğu hırpalamaktan vazgeçtiğini görünce, beni hırpaladıkları bir gün ben de onların söylediği gibi söyledim, babamın bizi gördüğüne ve duyduğuna inanmıştım ya.. Fakat arkadaşlarım benimle alay etti. "Senin baban öldü aptal, bize bir şey yapamaz" diye.. "Ama bizi görüyor, duyuyor, o şehit oldu ölmedi" diye ağladım. Annem öyle söylemişti çünkü.. Onlar da "ölüler duymaz, sen bir aptalsın, aptal aptal.." diye dalga geçtiler. O kadar çok ağladım ki, öğretmen gelip durumu öğrendi ve arkadaşlarımı azarladı. Beni teselli etmeye çalıştı, ama benim dünyamda kıyametler kopmuştu çoktan.. Bunu çok basit bir olay gibi okudunuz belki, ama benim için bu olay hayatımın önemli dönüm noktalarından biridir. Benim için babam o gün ölmüştü ve hayata bakışım bir anda değişmişti. O gün okuldan eve dönünce annem yemek yememi istedi, yemedim. Konuşmayı da reddettim. Balkondan denizi seyretmeye ve düşünmeye başladım. Güneş battı, yıldızlar çıktı. Karanlıkta ölümü düşündüm. Ölümden sonra nereye gidildiğini.. Sonra cennet ve cehennem dediklerinin nasıl bir şey olduğunu... Sonra yıldızları seyrettim, oralarda hayat olup olamayacağını... Annem durumu öğretmenimden öğrenmişti ve üzgündü. Yatağıma yatmamı istedi, ama yatmadım. Sonra balkondaki şezlonga uzandım ve sabaha kadar uyumadan yıldızları seyredip, "Bu kadar zamandır babamla sohbet etmediğime göre, kiminle sohbet ettim?" diye sordum kendi kendime.. Bir türlü o içimde beni teselli eden, beni iyiye, doğruya ve güzele yönlendiren o sessiz sesi susturamıyordum. Peki o zaman kimdi O ilham eden? Babamın bizi duyamayacağını ve göremeyeceğini kabul etmiştim o gece, ama ben kiminle sohbet ediyordum babam öldüğünden beri o halde..? Deli değildim, bana gönülden sessizce ilham eden, beni pozitif düşünmeye sevk eden büyük bir güç vardı. O güç en zor günlerimde benim yanımdaydı. Sonra Allah'ı düşündüm, acaba Allah mıydı O? "Bizi O yarattı ve bizi anne babamızdan çok sever" demişti annem bir seferinde... Böyle düşünürken, güneş denizin üzerinde kızılın en güzel tonlarıyla doğmaya başladı. O gün o an karar verdim, ki ben Allah ile sohbet ediyordum gönülden gizlice.. Bu sohbetler o günden itibaren dua şekline dönüştü. Artık her dileğimi, her üzüntümü O'na arz etmeye başladım. Bu sevgi ve aşk o zaman başladı. Bu sayfanın ismini Sessiz Sözler koymamın sebebi de O'nunla gönülden sessizce söyleşmeye çok küçük yaşlarda başlamamdı.

Sonra annemden namaz kılmayı öğrendim. Namaz kılmak çok hoşuma gitmişti, bu sebeple sık sık namaz kılardım. Bazen arkadaşlarımı da yanıma alır kılardım. Ramazan ayını iple çekerdim, hem oruç tutuyordum, hem de teravi falan derken daha fazla namaz kılabiliyordum. Hatta daha sonra nafile oruçlara da başlamıştım daha pek küçük yaşlarımda.. O zamanlar ibadetleri Allah ile daha fazla beraber olmama bahane oluyor diye ister ve yapardım. Belki biraz kendimi O'na beğendirme çabası da vardı, bilemiyorum. İşte böyle idi Allah ile romantik aşk hikayem. Ezelde yazılmıştı alnıma, istesem de silemem!

Artık din konusuna iyice merak sarmıştım. Normalde çok kitap okurdum, hatta A'dan Z'ye bir ansiklopedi okuyup bitirmiştim. Tüm klasik romanları ve dahasını... Biyoloji ve uzay konusu da çok dikkatimi çekerdi. Nerede bu konulara ait bir şey bulsam hemen başına çökerdim. Ansiklopedi okumama sebep de buydu. Ama dini kitaplar (ilmihaller, evliya menkıbeleri, İslam tarihine dair konular vs.) daha da ilgimi çekmeye başladı zaman içinde.. Fakat bir türlü gönlümde daima varlığı baki olan Allah'ı o kitaplarda bulamadım. Eksik olan bir şey vardı. Sürekli sorular sorardım çevreme, ama verdikleri cevaplar beni rahatlatmazdı. Fazla soru sorduğum için beni tehdit edenler olurdu; "dinden çıkacaksın, kafir olacaksın, taş olacaksın" diye... Sonra bir gün annemi de kaybettim ve Allah'tan başka kimsem kalmadı. Artık on yedi yaşımdaydım ve gençliğe adım atmıştım. İlk olarak baştan sona dek Kur'ân'ı da o yaşlarda okudum. Daha öncesinde gerekli oldukça konusuna göre ayetlere bakardım. Baştan sona ilk okuduğumda bana bir tarih kitabı gibi geldi, ne yalan söyleyeyim. "Bu işte bir iş var ama ben anlamıyorum herhalde" dedim. Bu sefer İslâm dinini sorgulamaya başladım. Allah'a inanıyordum, ama din konusunda bir şeyler yerine oturmuyordu. Bu tür sorgulamalar yaptığım bir dönemde, evde otururken tv'de şöyle bir haber sunulduğunu işittim: "Bilim adamları her şeyin bir hayal olduğunu söylüyor". Hemen tv. başına koştum ve dinlemeye başladım haberi... O zaman sadece TRT kanalı vardı (80'li yılların başı) ve haber orada veriliyordu. Nedense o haber yakın çevremde benden başka kimsenin dikkatini ve ilgisini çekmemişti. Oysa benim genç yaşta yaşamımı baştan sona değiştiren bir haberdi bu.. O gün sanki zihinsel bir yükseliş yaşadım, düşünce dünyamda çıta yükseltilmişti. Çünkü Allah'a inandığım gibi, bilime ve akla da inanıyordum. İkisinin buluştuğu bir nokta mutlaka olmalıydı. Fakat o sıralar çok sıkıntılı bir dönem yaşıyordum ve daha fazlasını araştırmak için kitap alacak param dahi yoktu. Ben de kendi kendime inandığım değerlerle bu yeni bilgiyi sentezlemeye çalıştım zihnimde... Bir gün namaz kılarken namazdan koptu aklım ve bu konuyu düşünmeye başladım. "Acaba biz sonsuz ve karanlık uzay boşluğunda asılı mı yaşıyoruz? Peki bu hayali görmemize neden olan ne?" diye düşündüm durdum namaz boyunca.. Görme ve işitme olayını fen derslerinden ve okuduğum kitaplardan öğrenmiştim. Beynimize giden sinyallerin yorumlandığını biliyordum. O sebeple hayal görebilirdik, bu olasılık doğru olabilirdi. Ama neden hayal görüyorduk ve nasıl görüyorduk? Derken düşüne düşüne bugünkü Matrix filmi konusuna benzer bir şeyler olduğuna kadar geldim. Yani Matrix filmi konusu yazılmadan yıllar önce zihnimde yazmıştım o senaryoyu.. Sonra namaz bitti selam verdim. Seccadenin üzerinde oturdum ve kalkmadım. Yine bir şeyler eksikti. "Bu düşünce de çok materyalist bir yaklaşım" dedim kendi kendime.. Üstelik her şey bir hayalse, uzay boşluğunda bir bedenimiz ve beynimiz de olamazdı. O halde biz neyiz ve bu hayali bize gösteren kim? vs. derken, hiç bir şey değil, sadece bir bilinç ve düşünceden ibaret olduğumuza kadar geldim. Yani bugün sitede yayınladığım "Beyin ve Evrensel Bilinç" isimli yazının konusu, daha o günlerden keşfettiğim bir gerçekti. Sonraları kuantum teoremi ve bilimsel bulgular üzerindeki araştırmalarımla pekiştirilmiş haliyle bugünkü o yazıya dönüştü. Ama temeli o tv. haberinden sonra kıldığım namazda atıldı. O gün için bu keşfim bana çok akla yatkın geldiyse de bu fikrimi kimseye açamayacağımı, herkesin bana kafir veya deli diyeceğini düşünüp, üzerini örtüp bıraktım. Zaten bu fikri din ve dini hükümlerle nasıl bağdaştıracağımı henüz bilmiyordum. Ve neden Allah bize böyle bir hayal gösteriyordu ve bu düzende O'nun yeri neresiydi?
"Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır" buyruluyordu Kur'ân'da ve bana gönlümden gizlice seslenebiliyordu O, ama dahasını düşünmeye de cesaret edemiyordum bir türlü.. Çünkü sonu nereye varır bilmiyordum ve korkuyordum.. Bu düşüncelerimden çok yakın bir arkadaşıma ve kısmen de kuzenime biraz bahsetmiştim. Ama çok fazla detaya girmeden, çünkü anlaşılmamaktan ve tepkilerden çekiniyordum. Bir seferinde kuzenime Kur'ân'ı okuduğumu ama düşüncelerimle bağlantı kuramadığımı açıkladım biraz... O da bana; "Çok derin düşünüyorsun ve bu sorular ve sorgulama sıradan değil.. Sen dinini öğrenmeye çalışmıyorsun, Allah'ı arıyorsun" demişti ve bir de tefsir okumamı tavsiye etmişti. Hatta okuduğum ilk Kur'ân tefsirini bana kuzenim hediye etti, sağ olsun. Böylece günden güne araştırmalarım daha da derinleşti. Daha sonraki yıllarda İslam tarihine ait bir kaç ciltlik bir kitap okurken Hz. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tanışmış oldum. O'nun ahlakına ve yaşam felsefesine hayran oldum. O'na olan tam imanım ve muhabbetim de o zaman pekişti. Kendi kendime karar verdim ki; bu ahlaka sahip biri Allah'ın Rasûlü'nden başkası olamaz ve Kur'ân da O'nun tebliğidir, Allah'ın vahyidir ve Hakk'tır. Bu halde benim herkesten gizlediğim düşüncelerimle Kur'ân arasında kuvvetli bir bağ olmalıydı, ama henüz bunu anlayamadığıma karar verdim. Zaman içinde tasavvufla tanıştığımda "İşte, aradığımı buldum! Anlatılanlar doğru, çünkü ben de aynen böyle düşünüyorum." dedim. Ayrıca, düşüncelerimdeki evren tanımının dinle bağlantısını da tasavvuf sayesinde kurabilmiştim. Tüm oturmayanlar yerine oturdu böylece.. Kur'ân, keşfettiğim hakikatleri misallerle ve mecazlarla anlattığı için anlayamamıştım demek ki.. O bir tarih kitabı değildi, sadece sırları anlamamız için misaller veriyordu. Yani püf noktasını keşfetmiş oldum, elime Kur'ân'ın tılsımını çözecek bir şifre, kapısını açacak bir anahtar verilmişti sanki.. Bu arada, çok kısa sürede bir çok tasavvufi eseri adeta yutarcasına okudum. İki yıl gibi bir zaman içinde evrensel ilâhi düzeni ana hatlarıyla OKU'yup, Allah'ın lütfuyla hemen hemen her soruma kalbimi yatıştıracak cevaplar bulmaya başlamıştım. Cevabını bulamadığım sorulara da rüya yoluyla cevaplar gelirdi rabbimden... Bazen de tasavvuf yoluna benden önce adım atmış bir arkadaşıma danışırdım. Küçük düşünsel dokunuşlarla takıldığım yerleri aşmama yardımcı olurdu, Allah ondan razı olsun. İki cihanda saadette olmasını ve mertebesine dünyadaki herkesin imreneceği yerlere ulaşmasını dilediğim son derece mütevazı biriydi. Zaten bu konularda yardımını gördüğüm tek kişidir. Okuduğum ve kendi çabamla anlamaya çalıştığım tasavvufi eserleri saymazsak, başka da kimseden böyle bir yardım görmedim. Kimse benimle ilgilenmedi, düşüncelerimi ve hattâ varlığımı bile fark etmedi uzun yıllar boyunca.. En ağırıma giden de 1998'de ilk internete girmeye başladığımda bu ortamda bulunmaya layık görülmeyişim ve çok arzu ettiğim halde o yıllarda yapılan bazı tasavvufi sohbetlere kabul edilmeyişimdi. Hal böyleyken, kendisine soru sorma şansı dahi elde edemediğim kişilerin bugün beni "nankör" diye suçlamaları da yaşadığım garipliklerdendi. (Kısa bir tarikat maceram oldu, fakat mürşidle hiç geçinemedik, beni sohbetlerine dahi kabul etmezdi, bunu kasediyorum) Fakat şimdi artık bunların bir önemi yok.. Geriye bakınca, geçmişte şer gibi görünen her şeyin, daha sonra daima hayrıma sonuçlandığını görerek şükrettim. Belki bu yolda çok yalnızdım, ama kendi ayaklarım üzerinde durmasını öğrendim ve dışarıya değil, özüme yönelmenin bereketini topladım. Böylece hiç bir Allah'ın kulluna borçlu kalmamanın rahatlığıyla, gerekli gördüğümde çekinmeden ve sıkıntı duymadan Hakk'kı dile getirmenin özgürlüğünü yaşadım çok şükür. Ayrıca, gerçekten şahidim ki her işte bir hayır vardır. İnternete ilk girdiğimde boş geçen zamanımı, sayfa yapmayı öğrenmekle değerlendirmiştim ben de.. Bugün şu satırları okuyor olmanız da bu sayededir. Anlayacağınız bir çoklarının nefsi pohpohlanırken benimki havanda dövülüyordu o vakitler... Özetle, hayatımın hiç bir döneminde varlığımı ve düşüncelerimi fark eden, benimle ilgilenen veya yardım eden hiç kimse olmadı. (İlgilenenler de kişisel menfaatleri icabı hizmet vermem için ilgilendi, bana yardım etmek için değil) Kimsesizlik ve yetimlik ezeli ve ebedi kaderimdi sanki.. Sadece Allah'ı yar ve yardımcı bilip, O'nunla yetindim. Kaldı ki zaten kullarına Allah yeter! Bu sebeple, falancanın veya filancanın size neyi layık gördüğüne aldırmayın, işin bu kısmı senaryoda figüranların oynadığı bölümdür. Önemli olan Allah'ın size neyi takdir ettiğidir ve kendi hayatınızda başrolü siz oynuyorsunuz. Bu sebeple, dikkatinizi senaristin sizin için yazdığı role yoğunlaştırmaya çalışın! Kulluk budur ve bu rolü iyi oynarsanız ödülü Oscar heykeli değil, Ademiyet bilinci'dir. Adem olabilmek ise, yeryüzünde erişilebilecek en şerefli mertebedir. Asıl söylemek istediğim ise şu: İnsan dünyada yapayalnız olduğunu düşünse de unutmamalı ki rabbi ve tek Dost'u Allah daima onunla ve kişiye özünde hidayet eden de sadece Allah'tır! Bu sebeple hiç kimse ümitsizliğe kapılmamalı ve mahzun olmamalı.. O'nu özünüzde, gönlünüzde bulup, O'nunla hayat bulduğunuzu ve O'nunla nefes alıp verdiğinizi hissetmeye çalışın. O'nunla sohbet edin, O'na kulak verin ve sessiz sözlerini işitmeye gayret edin! Uzak zannettiğinizin ne kadar yakın, hattâ yakından da öte olduğunu fark edeceksiniz... N.eyse, konudan uzaklaşmadan yolculuğumdan bir kaç anı daha aktarmak istiyorum...

Tüm bunlar olurken nefs terbiyesi açısından yetişmem gerektiğini de biliyordum, ama çok aramama rağmen beni yetiştirmeyi kabul eden gerçek bir mürşid bulamadım. Hiç kimse böyle bir yardıma yanaşmadı. Tüm tarikatlar hemen hemen birbirinin benzeriydi. Herkes hoş geldin, sefa geldin diye karşılıyor, ancak kimse senin yetişip yetişmemenle ilgilenmiyordu. Baktım ki hal böyleyken kalabalıkları arttırmaktan başka bir şeye hizmet ettiğim yok ve aradığım da bu değil.. Üstelik bu ortamlarda oyalanmaya devam edersem, bırakın yetişmeyi büsbütün taklide ve hattâ şirke sapacağım. Mürşidler ise kendi havalarındalar.. Nihayet beni yetiştirsin diye birini aramaktan da vazgeçtim. Dedim ki, "belki de yolum böyle bir mürşidden geçmiyor veya geçmesi de gerekmiyor, ki nasip olmadı". Sonunda Allah'a şöyle bir niyazda bulundum. "Ya Rabbi! Alemlerin Rabbi olan Allah'ım! Sana teslim olanlardan olmak istiyorum. Fakat nefsim önümde dağ gibi bir engeldir. Çok aramama rağmen beni nefsimden arındırmaya yardım edecek bir Dost'unu da bulamadım, bulduklarım da beni yetiştirmeye yanaşmadı. Senin her şeye gücün yeter ve dilersen beni bunun için hiç bir kuluna muhtaç etmeyip, kapı kapı dolaştırmayacak güce sahipsin! Alnıma yazdın ki Sana talibim! O halde mürşidim de Sen ol! Gayrı biatim doğrudan Sana'dır!" Bu duam zaten ezelde kabul edilmişti sanırım, ki daima O mürşidim oldu ve hayatım da çilehanem.. Öyle sıkıntılı bir hayat yaşattı ki, buna başlarda çok üzülürdüm. "Beni terk ettin rabbim, bu koca dünyada beni yapayalnız bıraktın" diye sitem edercesine dua ederken, sonraları ilmim arttıkça, aslında beni hiç terk etmediğini, zaten terk etmesi gibi bir şeyin söz konusu olamayacağını, tüm bunların benim hayrıma olmak üzere nefsimi terbiye ve O'na teslim için (hakkıyla Müslüman olmam için) olduğunu anladım. O vakit O'na muhabbetim daha da arttı. Hatta bir ara öyle şiddetli bir muhabbet hali yaşadım ki, üzerimden yanık kokuları gelirdi. Öyle ki bir seferinde bu kokuyu en yakın arkadaşım da aldı ve şaşkınlık içinde "nedir senden gelen bu koku?" diye sordu. Kolumu uzattım ve "kokla hadi" dedim. Şoka girmişti kızcağız, "sen yanık kokuyorsun!!" diye.. Böyle haller de yaşadık kader gereği, kimselerin bilmediği.. Bu muhabbetle ibadetlerim de arttı tabii ki.. Bir günde farz ve sünnet olan namazlar hariç, dört beş tane tesbih namazı kılıp yorgunluktan bitkin düştüğümü, zikir çekmekten dilimin şişip kuruduğunu bilirim. Bu arada üç yıl boyunca, bir paket bisküvi ile iftar ederek neredeyse aralıksız oruç tuttum. Bir çok kez itikafa çekildim. Bunları anlatmamın sebebi, Allah'a talip olmanın kolay ve ucuz bir talep olmadığını belirtmek içindir. Rasûlullah (s.a.v) buyururlar ki: "Korkan kimse, erkenden yola koyulur. Erkenden yola koyulan hedefine ulaşır. Dikkat edin, Allah’ın metaı (satılığa çıkardığı malı) çok pahalıdır. Uyanık olun, Allah’ın metaı ise, cennettir." [Ravi: Ebu Hureyre,Kaynak: Tirmizi]... Eğer evrensel farkındalığa talip olan varsa, bu aşamaların her birinden ve dahasından geçmeye hazır olmalı... Fakat şunu da daima hatırlayın, ki tüm bunlar olurken Ayşegül başaramayacağını hiç düşünmedi, asla yılmadı ve vazgeçmedi. İlâhi bir cilve olarak kabul ettiği tüm engellemelere ve yoluna çıkarılanlara rağmen.. Aşkla ve azimle yoluna devam etti. Siz de bütün kalbinizle başarılı olacağınıza inanın!

İşte böylece devam ettim ve her geçen gün yeni yeni ilmi keşiflerle bu güne kadar geldim çok şükür. Tüm gayretlerim Allah içindi. O'nunla meşgul olmaktan başka gayem yoktu. Hayatım boyunca bu amaç uğruna yolumda yürürken önüme çıkan engelleri kaldırmak için çabaladım. Beklentim ise, ne bir mertebe idi, ne de herhangi bir nimet... Sadece O'nunla meşgul olmak ve O'nun rızası için yaşamak yetti bana... Ve eğer kimilerinin dediği gibi bir meleksem, samimiyet ve masumiyetimdendir; şeytansam, Allah aşkıyla ikiliğe düşmemdendir; deli isem, Allah'tan gayrına aklım ermediğindendir; akıllı isem, O'nun emrine boyun eğdiğimdendir. İnsan olmak böyle bir şey işte....

Sevenlerime de sevemeyenlere de gönülden Sevgilerimle ♥ ♥

AS. (@ngelic)
5Mayıs-2005

© Sessiz Sözler / Ekim 2004 

Ana Sayfa Yazdır Başa Dön