Beyin ve Evrensel Bilinç

Dışınızda, bizden ötede bir dünya olduğunu anlamak için ne yaparsınız? 

- "Çok basit; bunu anlamak için duyu organlarımı kullanırım. Nesnelere dokunurum, onları koklarım, tadına bakarım veya seslerini duyarım."

diye cevap verdiniz doğal olarak... 

Yani, beş duyunuzdan gelen bu verileri değerlendiriyorsunuz ve o şeyin ne olduğuna karar veriyorsunuz. Sonra da dışınızda bir dünya, hatta bir evren olduğuna karar veriyorsunuz değil mi?

Oysa, "bu benim!" dediğiniz bedeniniz ve bedeninize ait duyu organlarınız tıpkı algıladığınız diğer her şey gibi sizin dışınızda(!) algıladığınız bir nesne(madde)dir sonuçta... Örneğin; "Bana duyu organlarınızı gösterin!" desem, göstermek için aynanın karşısına geçip, "işte bak bu gözüm, bu kulağım, bu ağzım dilim, bu derim, bu da burnum, şu da bedenimin tamamı" diyeceksiniz. Gözünüz ve aynanın şahitliği olmasa, duyularınıza aracı olan organlarınızı ve bedeninizi göremiyorsunuz. Görseniz de yine dışınızda görüyorsunuz. Peki göz kendini görebilir mi? Hayır, o da aynaya ihtiyaç duyar.. Demek ki "bu benim!" dediğiniz bedeniniz ve ona ait tüm organlarınızı kendi(?) dışınızda(!), yani "ben" dediğinizden ötede algılıyorsunuz. Duyu organlarım var diyorsunuz, ama bu organlarınızın varlığını ispat etmek için, geçerli bir kanıtınız yok. Tüm bu organları görebilmek için bir araca, yani aynaya ihtiyaç duyuyorsanız, varlıkları şüphelidir. Belki hayal görüyorsunuz!?. Belki gören gözünüz, işiten kulağınız, tadan diliniz, dokunan deriniz, koklayan burnunuz yoktur!?..

Çağdaş bilimin verilerine göre ise, algıladıklarınızı tanımlayan duyu organlarınız değil, beyindir. Duyu organları sadece birer alıcıdır. Aldıkları sinyalleri beyne yollarlar ve siz beyninizin yorumuna mahkumsunuz. Gerçekte hepsini beyin tanımlıyor...  Bu durumda gören, işiten, dokunan, koklayan, tadan beyniniz oluyor. O aynadaki bedenin gerçekliğini ispat edemediğinize göre (ki hiç kimse ispat edemez) o zaman bütün bunları yapan beyin.. Çağdaş bilimin verilerine göre bize, " işte şu gördüğün gerçek" diyen beynimiz.. Çünkü herhangi bir sebeple beynin normal çalışma faaliyeti bozulduğunda, duyu organlarınız sağlam olduğu halde ve beyne hiç bir sinyal göndermedikleri halde, bir takım sanrılar görebilir veya işitebilirsiniz. Demek ki, asıl fail beyindir.

İşte tüm bu bilgileri edindikten sonra, "algılayıp tanımladığım şeyler beynimde şekil alıyor ve farkındalığım (birim benlik hafıza kayıtlarım) beynimin bana söylediklerinden ibaret demek ki!" diyorsunuz. Şaşırıyorsunuz ve "belki de duyu organlarım (göz, kulak, burun, dil, deri) falan yoktur!" diye şüpheye kapılıyorsunuz. "Acaba dışarıda bir dünya var mı, yoksa ben kavanoz içinde yaşayan bir beyin miyim?" diye tuhaf sorular aklınıza geliyor. "Gerçekten öyleyse? Tüm bu uyarılar beynimin beş duyu merkezine belli bir kasıtla yollanıyorsa? Tamamen bir hayal dünyasında ya da evreninde yaşıyor olabilirim, aman yarabbi!.. Bunu düşünmek bile ürpertici!!!.. Gözüm, kulağım ve belki de bir bedenim bile yok! Peki, madde olarak algıladığım bir bedenim ve duyu organlarım yoksa, madde bir beynim var mı?!.."

Dur, sakinleş, paniğe kapılma!.. Düz mantık kuralım hemen... 

Beyin de madde bedene ait bir organ ise, o da gerçek olamaz. Beyin de algılamak (görmek, işitmek, dokunmak vs.) istediğimizde, ancak ötede (dışımızda) görebildiğimiz bir nesne (madde).. O halde varlığını, gerçekliğini ispat edemeyiz. Gören, göz dediğimiz et parçası değilse, sinyalleri tanımlayan ve düşünen de beyin dediğimiz et parçası olamaz! Bu durumda neye hükmedeceğiz? Beynimizle düşünmüyor muyuz yani? Beyin de diğerleri gibi bir hayal ise, o halde kim tanımlıyor bütün bu algıladıklarımızı? Dışımızdaki dünyayı, duyu organlarımızı, bedenimizi, madde beynimizi "var" diyerek kim tanımlıyor? Varlığına şahitlik eden kim? Maddi bir dünya ve madde bir ben var sanısını oluşturan ve bunları düşünen kim?Algılama ve tanımlama yapan bir şey olduğu ortada!.. Tüm bu algılama fonksiyonlarına işaret eden bir eşleme sistemi de var belli ki.. Meselâ;  kulak - ses - duyma isimleriyle işaret edilen bir tanımlama sistemi olduğu muhakkak... Bu veri toplama, yönlendirme ve tanımlamayı yapan şeye ne diyebilirim o halde?..

Bilinç!.. 

Peki bu bilinç denen şey de nedir? Beynimizin ürünü değil miydi bilinç? Buna göre beynimiz bilicin ürünü oldu çıktı!.. Gelin de çıkın işin içinden!.. "Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı?" sorusu gibi oldu!..

Neyse, biz düşünmeye devam edelim..

Anlaşılan o ki, dışımızda bir dünya yok gerçekte... İçimizde de var mı peki? Dış için zıddıdır;  dışı olmayanın içi olur mu? Bu durumda "tüm bu algıladıklarımız içimizde mi, dışımızda mı?" diye sorarsam saçma olur tabii ki... O zaman nerdeyiz biz? Bu algıladığımız evren de neyin nesi? Bilincimiz beynin ürünü mü, beynimiz bilincin ürünü mü?.. "Ben" dediğimiz bu varlık kim ve nasıl bir şey?

Sorulara bakınız! Hadi gel de çık işin içinden??!!??

Holografik evren tanımına ve kuantum fizikçilerinin dediklerine göre madde olarak algıladığımız evrenin aslı hayal.. Ancak hayal kendiliğinden oluşmaz, kaynağı bilinçtir. Doğu ve batı felsefeleri bu konuda hemfikirdir. Yani "Her şeyden önce bilinç vardı." Bu durumda, var sandığımız tüm madde alemi bilincin ürünü bir hayal ise, madde beyin de o bilincin bir hayalidir. Demek ki "Ben" dediğimin aslı, hakikati bir bilinç varlıktır! Ama hangi bilinç? Çok boyutlu evrenin bölünmez "Tek" bilinci; Kozmik Bilinç, Evrensel Bilinç veya dinî terminolojide adı Akl-ı Evvel olarak geçen bilinç... Evrendeki her varlık gibi, beyin de O Kozmik Bilincin ürünüdür.

Konuyu biraz daha açalım.. Bilinç, bir bilinçlilik hali manasına gelir. Bu anlamda, tüm hücrelerde olduğu gibi, beyin hücrelerini bir arada tutan ve çalışma komutunu veren genler de bir tür bilinçli yapıdır. Biz farkında olmasak da, hücre yapısındaki genler, bulunduğu vücut bölgesine göre, sürekli komut veriyor. Bu işlem, hem beyin hücrelerinde, hem de beden hücrelerinde aralıksız devam ediyor. Yani vücudun çalışması beyne bağlı desek de, bu kısmen doğru.. Beyin daha çok orkestra şefi gibi.. Vücut ise çeşitli enstrüman ve onları çalan müzisyenlerden oluşan bir orkestra.. Her bir müzisyen enstrümanını şefin direk yardımı olmaksızın çalma kabiliyetine sahiptir. Ancak, diğerleriyle uyum içinde çalabilmesi için, şef beyne ihtiyacı vardır. Beyin olmasa, bu orkestranın çaldığı parçalar kulakları tırmalardı. Yani bir orkestrayı orkestra yapan; müzisyen, enstrümanlar ve beste kadar, aynı zamanda orkestra şefidir. En önemli rol onundur. Örneğin, karaciğer kendi faaliyetlerini yürütecek bir bilince sahiptir, ama tüm organların uyum içinde çalışmasını sağlayan beyindir. Yani her organ sahip olduğu gen bilinci dolayısıyla, nasıl çalışacağını bilir, bunu direk beyne sormaz. Beyin daha çok başkan gibidir. Tüm organlar beyinle iletişim halindedir, faaliyet raporlarını beyne verirler. Beyin her bir organın çalışmasını değerlendirir ve diğer organlarla komplike çalışmasını düzenler. Beyin bir tür ana bilgi işlem merkezi gibidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de rasul ve nebilere, yani insanlara vahyedildiğini söylerken, başka bir ayette "rabbin bal arısına vahyetti"ğinden de söz ediyor.  (Rab kelimesine dikkat!) Buradan yola çıkılırsa, konu daha iyi anlaşılır. Çünkü her bir varlık Allah'a ait mânâlarla yaratılmıştır. Bu mânâların her biri kökeninde kozmik bilince bağlıdır ve O'ndan kaynaklanan bir programı vardır. Bu sebeple her kişinin kendine özel bir programı ve bilinci vardır, ancak her biri O Tek Bilinç (kozmik bilinç) tarafından özden yönetilir. Buna alemlerin rabbı (idare eden, yöneten ve yönlendiren, terbiye eden) Allah'tır, denir. İşte insan kendi beyninin ve organlarının çalışma sitemine bakarak evrensel düzeni (hiyerarşiyi) çok daha iyi kavrayabilir. Beyin kozmik bilinç gibidir, organlar galaksiler gibidir, hücreler yıldız sistemleri ve hücre içi yapılar da gezegenler gibidir, diyebiliriz. Hattâ başka bir açıdan yeryüzündeki hiyerarşik yapı da bu şekilde anlaşılabilir. Kamil İnsan olan yeryüzü halifesi, O'na tâbi veliler ve yeryüzü melekleri ve diğer insanların görevleri ve nasıl bir sistemle çalıştıkları da bu yolla anlayabiliriz. Buradan yola çıkılarak, çok geniş ve kapsamlı oluşumların işleyiş sistemleri de anlaşılabilir.

Neyse biz asıl konumuza dönelim. "Dışımızda bir dünya olduğunu söyleyen kimdir?" diye sorguluyorduk. Bilinç dedik ve o bilinci genlere bağladık en son olarak...

Peki asıl fail genler mi? Yani her şeyi yöneten gen bilinci mi? Hayır, çünkü genler de madde dünyaya aittir. O genlerin de alt boyutu atomlar ve daha özde ışık fotonları veya dalgalarıdır. Yani dinî terminolojide melekî (bilinç+enerji) yapı denilen oluşum.. Melekî yapı da, tek bir foton/ışık dalgasından (titreşen bilinçli enerji birimi), kapsama alanı aklın havsalanın almayacağı ölçülerdeki dalgalar alemine dek uzanır. Hepsinin özü/aslı ise, çok boyutlu evreni yoktan var eden ve ayakta tutan Kozmik Bilinç ve Zat'ıdır. İşte her şeyin evveli olan, özdeki O bilincin hükmü (iradesi/komutu) olmasa, çok boyutlu evren, hattâ madde alemi ve bu alemdeki genler nasıl çözülmeden varlığını programlı bir şekilde devam ettirirdi? Genler olmasa, hücrelerden oluşan bir madde yapı, yani beyin komutu nerden alacaktı? Öze doğru inildikçe, alt boyutu itibarıyla beynin aslı (hakikati veya zatı), O Tek Bilinç(Kozmik Bilinç)'tir. Beyin, Kozmik Bilincin madde boyutundaki en kapsamlı ve kamil tezahürüdür. Beynin ürünü olan birim bilinç ise, beynin en son ve en karmaşık evrimsel aşamasıdır. Dolayısıyla, madde alemindeki her şey gibi, madde beynin yaratıcısı ve idare edicisi de O'dur!.. Artık o beyinden ne meydana geliyorsa, yine O ana kaynağın, yani Kozmik Bilincin iradesiyledir. O beyin ne yapıp edeceğini, evrenin yaratılışı aşamasında, yani kozmik planda (evvelde/özde/zamansız bilinç boyutunda veya Dehr'de) irade etmiş ve bu doğrultuda programını tasarlamış ve aşama aşama gerçekleştirmiştir. Bu aşamalar; melekî boyut (ışık) aşaması, atom boyutu (ışın) aşaması, maddi boyut genler (hücre) aşaması ve beyin aşamasıdır. Kısaca beyin, en kamil ve madde boyutu itibarıyla son aşamadır. (Yeryüzü/arz itibarıyla konuşuyoruz) Beyinle birlikte geri dönüş dairesi başlar. Beyin olarak tekâmülünü tamamlayan kozmik bilinç, semeresini yüklediği birim bilinç adı altında atom boyutu (ışın) aşamasına geri döner. Ana karnında 120. günde gerçekleşen melekî yazgı dahi, aslında evvelde (Kozmik Bilinç planında) gerçekleşen TEK kaderin madde planındaki ilk tezahürlerindendir. Yani, çekirdek beyin aşaması... Buna rağmen aslı hayaldir. (Bu anlatımlardan Mele-i Âlâ'nın yapısı da anlaşılabilir)

Tüm bilinçli oluşumlar gibi, beynin de bu ana TEK program dışına çıkması mümkün değildir. Bu ana programa dahil olarak fiillerini gerçekleştirir. Aşikâr olduğu boyutta dönüşüme uğrayana dek, bu ana programdan payına düşen bilinç doğrultusunda değerlendirmeler yapacak ve yine bu bilincin semeresi olan, kendine özel bir bilinç (kayıt, hafıza, şuurluluk hali, kendi kitabını yazma da denilebilir) oluşturacaktır, ama bu yazılan kitap da, Ana Kitab'a (Levh-i Mahfuz'a) dahildir. Gerçekte Ana Kitap'tan bağımsız bir kitap yoktur. O Ana Kitab'ın aynaya yansıma aşamaları denilebilir. (Bilemiyorum ki düşüncedeki yazıyla başka nasıl anlatılır?)

@ngelic
 05 Ocak 2002

© Sessiz Sözler / Ekim 2004 

Ana Sayfa Yazdır Başa Dön